Gece yarısı.
İnsan gözlerini açıyor. Odanın şeklini seçebiliyor. Tavandaki karanlık, pencerenin çizgisi, yatağın kenarı hâlâ yerli yerinde. Fakat beden cevap vermiyor.
Kollar kalkmıyor.
Ses çıkmıyor.
Göğsün üzerinde ağır bir baskı hissediliyor.
Sonra karanlıkta bir şey beliriyor.
Bazı anlatılarda siyah bir gölge. Bazılarında yaşlı bir kadın. Bazılarında yüzü seçilmeyen bir insan. Kimi zaman yatağın üzerine çöken bir yaratık, kimi zaman odanın köşesinde bekleyen sessiz bir figür.
Anadolu’da bu deneyim Karabasan adıyla anlatılabilir.
İskandinav dünyasında benzer gece ziyaretçisi Mara olarak karşımıza çıkar.
Newfoundland ve Kuzey Amerika folklorunda ise Old Hag, yani kabaca “Yaşlı Cadı” olarak adlandırılan figür, uyuyan kişinin göğsüne oturan ve onu hareket edemez hale getiren gece varlığı şeklinde anlatılmıştır.
Japonya’da Kanashibari, bedenin görünmez zincirlerle bağlanmış gibi hissedilmesini ifade eder.
Orta Çağ ve erken modern Avrupa’da ise Incubus ve Succubus, uyuyan insanın üzerine çöken, onu boğan veya cinsel açıdan taciz eden iblisler olarak tasvir edilmiştir.
İsimler değişir.
Yaratıkların görünüşleri değişir.
Dinsel açıklamalar değişir.
Fakat anlatıların merkezinde şaşırtıcı biçimde benzer bir deneyim vardır:
İnsan uyanıktır, fakat hareket edemez; odada bir varlığın bulunduğunu hisseder ve göğsünde bir ağırlık taşır.
Bu benzerlik, dünyanın farklı toplumlarının gerçekten aynı doğaüstü varlığı keşfettiğini kanıtlamaz. Daha ilginç bir ihtimali gündeme getirir:
İnsan beyni benzer bir uyku deneyimi yaşadığında, farklı kültürler bu deneyimi kendi mitolojik sözlüklerine mi tercüme ediyor?
Karabasan’dan Old Hag’e, Mara’dan Incubus’a uzanan hikâyelerin altında belki de tek bir yaratık değil, insan bilincinin en tuhaf eşiklerinden biri yatıyor.
Gözler Açık, Beden Kilitli
Bugün uyku felci olarak adlandırılan durum, uyku ile uyanıklık arasındaki geçiş sırasında ortaya çıkabilir.
Kişi çevresinin farkında olabilir ancak kısa süreliğine istemli hareketlerini gerçekleştiremez. Konuşmak veya yardım istemek de mümkün olmayabilir. Buna göğüste baskı, nefes alamama hissi, odada birinin bulunduğuna dair güçlü bir duygu ve görsel ya da işitsel deneyimler eşlik edebilir.
Bu durum özellikle REM uykusu ile bağlantılıdır.
REM sırasında canlı rüyalar görülürken iskelet kaslarının büyük bölümünde hareket baskılanması meydana gelir. Bunun işlevlerinden biri, rüyada yapılan hareketlerin fiziksel olarak gerçekleştirilmesini önlemektir.
Uyku ile uyanıklık arasındaki geçiş tam olarak eşzamanlı gerçekleşmediğinde ilginç bir durum ortaya çıkabilir:
Bilinç uyanır, fakat beden hâlâ REM mekanizmasının etkisindedir.
Kişi odasını görebilir.
Kendi yatağında olduğunu bilir.
Ancak hareket edemez.
Tam bu noktada başka bir fenomen devreye girebilir: varlık hissi.
Kişi odada yalnız olmadığına dair çok güçlü bir kanaate kapılabilir. Bazen bu varlık görülür; bazen yalnızca hissedilir. Karanlık bir siluet, insan yüzü, yaşlı kadın veya başka bir figür ortaya çıkabilir.
Deneyimin bilimsel açıklaması burada oldukça güçlüdür.
Fakat insanın asıl sorusu yalnızca “Bedenim neden hareket etmiyor?” değildir.
Daha eski soru şudur:
“Bunu bana kim yapıyor?”
İşte folklor bu boşluğu doldurur.
Anadolu’nun Karabasanı: Göğse Oturan Görünmezlik
Türkçe konuşulan coğrafyalarda Karabasan, uyku sırasında kişinin üzerine çöken veya onu hareket edemez hale getiren bir gece varlığı olarak anlatılır.
Anlatıların tamamı birbirinin aynısı değildir. Yerel kültürlere, ailelere ve inanç çevrelerine göre Karabasan’ın niteliği değişebilir.
Bazen bir cin ile ilişkilendirilir.
Bazen şekilsiz veya siyah bir varlık olarak tarif edilir.
Bazen ise belirgin bir yaratık tasviri bulunmaz; yalnızca insanın göğsüne çöken ağır bir şeyden söz edilir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım vardır:
Karabasan sözcüğü hem folklorik bir varlığı hem de uyku felci deneyimini tanımlamak için kullanılabilir.
Bu ikisini birbirine eşitlemek doğru değildir.
Türkiye’de uyku felci deneyimleri üzerine yapılan araştırmalar, insanların yaşadıkları olayı kültürel olarak Karabasan kavramıyla anlamlandırabildiğini gösteriyor.
Bu durum folklorun nasıl çalıştığına dair küçük ama güçlü bir örnek sunar.
Fizyolojik olay aynıdır.
Fakat ona verilen isim toplumdan topluma değişebilir.
İnsan bedeni birkaç dakika boyunca hareketsiz kalır.
Zihin bunun nedenini anlamaya çalışır.
Kültür ona bir fail sunar.
Ve o fail bazen Karabasan olur.
Mara: Kuzeyin Gece Binicisi
Kuzey Avrupa folklorunun en dikkat çekici figürlerinden biri Maradır.
Bu varlık, uyuyan insanı rahatsız eden, üzerine çöken veya ona kötü rüyalar yaşatan gece ruhu olarak anlatılır. İngilizcedeki nightmare sözcüğünün tarihsel anlam katmanlarından biri de bu folklorik “mare” figürüyle bağlantılıdır.
Modern İngilizcede nightmare, korkutucu rüya anlamına gelir.
Fakat eski folklorik düşüncede “mare”, yalnızca kötü bir rüyanın kendisi değildir.
Kötü rüyayı getiren bir varlık olarak düşünülür.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü insan deneyiminin failini dışarıya taşıma eğilimini açık biçimde gösterir.
Uyuyan kişi gece korkunç bir baskı yaşar.
Beden ağırlaşır.
Nefes almak zorlaşır.
Uyandığını hisseder.
Ve kültürel açıklama hazırdır:
Mara gelmiştir.
Karabasan ile Mara’yı doğrudan aynı yaratık kabul etmek yerine, ikisini benzer bir deneyimin farklı folklorik yorumları olarak karşılaştırmak daha sağlıklı görünür.
İkisinde de gece, uyku ve baskı vardır.
Fakat mitolojik kimlikleri farklıdır.
Bu farklar, kültürün insan deneyimini nasıl biçimlendirdiğini gösterir.
Old Hag: Yatağın Üzerindeki Yaşlı Kadın
Karşılaştırmaya Old Hag kavramını eklediğimizde tablo daha da ilginç hale gelir.
Old Hag, özellikle Newfoundland ve Kuzey Amerika folklorunda uyku sırasında yaşanan baskı ve hareketsizlik deneyimleriyle ilişkilendirilen bir figürdür.
Anlatılarda kişi gece uyanır.
Bedenini hareket ettiremez.
Göğsünde büyük bir ağırlık hisseder.
Nefes almak güçleşir.
Ve çoğu zaman yatağın üzerinde veya odada yaşlı, kadınsı bir figür bulunduğu hissedilir.
Bazen bu figürün doğrudan göğsün üzerine oturduğu anlatılır.
Bu nedenle Old Hag, Karabasan ile yapılan karşılaştırmada oldukça güçlü bir örnektir.
İki anlatı arasında şu ortaklıklar dikkat çeker:
- Uyku ile uyanıklık arasında ortaya çıkma
- Hareket edememe
- Göğüste baskı
- Nefes alamama hissi
- İnsan biçimli bir gece varlığı
- Yoğun korku
- Deneyimin kişinin kendi yatağında yaşanması
Fakat Old Hag’in önemli bir özelliği vardır:
Varlık çoğu zaman yaşlı kadın biçiminde düşünülür.
Bu durum onu Avrupa’daki cadılık anlatılarıyla da kesiştiren sembolik bir bölgeye taşır.
Burada doğrudan “Old Hag aslında cadıdır” demek mümkün değildir. Folklorik gelenekler birbirinden çok daha karmaşıktır.
Ancak yaşlı kadın + gece + büyü + beden üzerinde hâkimiyet kombinasyonu, Batı kültüründeki cadı imgesinin bazı tarihsel katmanlarıyla kolayca yan yana gelir.
Bu yüzden Old Hag, Karabasan ile cadılık arasında önemli bir karşılaştırma noktası oluşturur.
Kanashibari: Görünmez Zincirlerin İçinde
Japon kültüründe Kanashibari kelimesi “demir zincirlerle bağlanmış gibi olmak” fikrini taşır.
Bu kavramın modern kullanımında uyku felci ile güçlü bir bağlantı vardır.
Buradaki temel metafor diğer örneklerden biraz farklıdır.
Karabasan’da insanın üzerine bir şey çöker.
Mara’da gece varlığı saldırır.
Old Hag’de yaşlı kadın figürü yatağın üzerine oturur.
Kanashibari’de ise bedenin bağlandığı fikri öne çıkar.
Bu ayrım, aynı temel deneyimin farklı kültürel semboller aracılığıyla nasıl yeniden kurulabildiğini gösterir.
İnsan hareket edememektedir.
Fakat bunun zihinsel açıklaması farklı olabilir.
“Bana bir şey çöktü.”
“Bir kadın üzerimde.”
“Bir gece ruhu geldi.”
“Görünmez zincirlerle bağlandım.”
Bunların her biri farklı bir mitolojik cümledir.
Fakat hepsi aynı temel soruya cevap vermeye çalışır:
Neden hareket edemiyorum?
Incubus ve Succubus: Korkunun Cinselleştiği An
Batı demonolojisinde Incubus ve Succubus, gece ziyaretçisi temasının en belirgin örneklerindendir.
Incubus erkek biçimli, Succubus ise kadın biçimli bir iblis olarak tasvir edilmiştir.
Bu varlıkların uyuyan insanlara yaklaşması, bedenlerine baskı uygulaması ve özellikle cinsel saldırıyla ilişkilendirilmesi, onları diğer gece varlıklarından ayırır.
Burada yalnızca korku yoktur.
Cinsellik, günah ve şeytan fikri de anlatının içine girer.
Orta Çağ Hristiyan demonolojisinde açıklanamayan erotik deneyimler, rüyalar veya gece yaşanan bedensel hisler şeytani müdahaleyle ilişkilendirilebiliyordu.
Bu anlatıların bir kısmı teolojik metinlerde sistematik biçimde tartışılmıştır.
Böylece bedensel bir deneyim, ahlaki bir probleme dönüşebilir:
“Bedenimde ne oldu?”
sorusunun yanında,
“Bunu bana hangi kötü varlık yaptı?”
sorusu da ortaya çıkar.
Incubus ve Succubus bu açıdan Karabasan’dan daha farklı bir kültürel katmana sahiptir. Ancak ortak çekirdek yine dikkat çekicidir:
Uyuyan insan + beden üzerinde kontrol kaybı + gece varlığı.
Cadılar Neden Yatağın Yanına Konuldu?
Gece varlıklarının tarihi bizi doğrudan cadılık meselesine götürür.
Erken modern Avrupa’da bazı insanlar geceleri görünmeyen bir saldırıya uğradıklarını, göğüslerinde baskı hissettiklerini veya odalarında kötü niyetli bir varlık gördüklerini anlatıyordu.
Toplumun cadılık konusundaki inançları güçlü olduğunda, böyle deneyimlerin açıklaması bazen cadı saldırısı şeklinde kurulabiliyordu.
Burada tarihsel dikkat şarttır.
Her cadılık suçlamasını uyku felciyle açıklamak mümkün değildir.
Cadı davalarının ekonomik, sosyal, dinsel, hukuki ve kişisel pek çok nedeni vardı.
Ancak uyku felci benzeri deneyimlerin bazı cadılık anlatılarına zemin hazırlamış olabileceği ciddi biçimde araştırılmıştır.
Bu bağlantı özellikle folklor açısından önemlidir.
Çünkü bir kişinin yaşadığı deneyim gerçek olabilir.
Korku gerçek olabilir.
Nefes alamama hissi gerçek olabilir.
Bedenin hareket edememesi gerçek olabilir.
Ama deneyimin nedeni konusunda yapılan yorum farklı bir meseleye dönüşür.
Bir kişi “Bir şey bana saldırdı” diyebilir.
Toplum “Cadı yaptı” diyebilir.
Daha sonra bu yorum bir suçlamaya dönüşebilir.
Böylece bireysel bir uyku deneyimi, toplumsal bir olaya dönüşür.

Fuseli’nin Kabusu: Bir Resim Neyi Hatırlıyor?
1781’de Henry Fuseli, sanat tarihinin en tanınmış korku imgelerinden birini yarattı: The Nightmare.
Tablonun merkezinde uyuyan bir kadın bulunur.
Göğsünün üzerinde grotesk bir yaratık oturur.
Arka planda ise karanlıktan çıkan bir at başı belirir.
Fuseli’nin tablosunu doğrudan modern uyku felcinin bilimsel tasviri olarak okumak doğru olmaz.
Fakat resim, Batı kültüründe kabusu fiziksel bir saldırgan olarak hayal etme eğilimini son derece güçlü biçimde ortaya koyar.
Kadın yalnızca kötü bir rüya görmüyor gibidir.
Korku onun bedenine çökmüştür.
Yaratık göğsünün üzerindedir.
Rüya ile fiziksel gerçeklik birbirine karışmıştır.
Bu görüntü, Karabasan ile Old Hag arasındaki ortak sembolik bölgeyi de görünür kılar:
Göğse çöken varlık.
Bu motifin farklı kültürlerde tekrar tekrar ortaya çıkması, insan deneyiminin bedensel yönünü düşünmek için güçlü bir ipucu sunar.
Beş Kültür, Bir Gece Deneyimi
Karabasan, Mara, Old Hag, Kanashibari ve Incubus/Succubus yan yana getirildiğinde basit bir “aynı yaratık” hikâyesinden daha karmaşık bir tablo ortaya çıkar.
| Gelenek | Figür/Kavram | Temel motif |
|---|---|---|
| Anadolu/Türk halk kültürü | Karabasan | Göğse çöken gece varlığı |
| Kuzey Avrupa | Mara | Uyuyan kişiyi rahatsız eden gece ruhu |
| Newfoundland/Kuzey Amerika | Old Hag | Yaşlı kadın figürü, baskı ve hareketsizlik |
| Japonya | Kanashibari | Bedenin bağlanmış gibi olması |
| Avrupa demonolojisi | Incubus/Succubus | Gece saldırısı, baskı ve cinsel tehdit |
Bu figürlerin hiçbiri diğerinin basit çevirisi değildir.
Fakat ortak temalar belirgindir:
- Gece
- Uyku
- Bedenin kontrolünü kaybetme
- Göğüste baskı
- Nefes alamama hissi
- Yakında bir varlığın bulunduğu duygusu
- İnsan biçimli veya insanımsı bir tehdit
- Korkunun kişisel bir fail üzerinden açıklanması
Bu benzerlikler, insanlığın tek bir kadim gece yaratığını hatırladığı anlamına gelmez.
Daha makul açıklama, insan nörofizyolojisinin ortak bir deneyim üretmesi ve kültürlerin bu deneyime farklı anlatı biçimleri vermesi olabilir.
Peki Neden Hep Bir “Varlık” Görüyoruz?
Belki de en ilginç soru budur.
Uyku felci sırasında kişi yalnızca hareketsiz değildir.
Beyin aynı zamanda çevresindeki tehditleri yorumlamaya çalışmaktadır.
Oda karanlıktır.
Duyusal bilgi sınırlıdır.
Beden üzerinde kontrol yoktur.
Korku yükselir.
Bu koşullar altında belirsiz bir uyaranın “birinin varlığı” şeklinde yorumlanması şaşırtıcı değildir.
Bazı araştırmacılar, uyku felci sırasında yaşanan intruder hallucination, yani “davetsiz saldırgan/varlık” deneyimini ayrı bir fenomen olarak ele alır.
Bu durumda kişi yalnızca bir şey görmez.
Birinin kendisini izlediğini veya odada bulunduğunu hisseder.
Bu deneyim o kadar güçlü olabilir ki kişi olay bittikten sonra bile yaşadığının sıradan bir rüya olduğunu kabul etmekte zorlanabilir.
Burada Jungcu bir sembolik okuma yapılabilir.
Gölge, bilinçdışında bastırılan veya tanınmayan yönlerin simgesi olarak düşünülebilir. Ancak bunu uyku felcindeki her karanlık figürün Jung’un “Gölge” arketipi olduğu şeklinde yorumlamak bilimsel açıdan aşırı olur.
Yine de sembolik soru değerlidir:
İnsan neden kendi korkusuna çoğu zaman insan biçimi verir?
Belki çünkü bilinmeyen bir tehdit, insan zihni için en kolay “kişileştirilen” tehdittir.
Böylece nörofizyolojik bir deneyim kültürel bir karaktere dönüşür.
Belki Karabasan’ın En Güçlü Yönü Gerçek Olması Değil
Karabasan’ın, Mara’nın veya Old Hag’in fiziksel anlamda var olup olmadığını bu hikâyelerden hareketle kanıtlamak mümkün değildir.
Fakat başka bir gerçeklik vardır.
İnsanların bu deneyimleri gerçekten yaşadığı gerçeği.
Beden gerçekten kilitlenebilir.
İnsan gerçekten nefes alamadığını hissedebilir.
Oda gerçekten görülüyor olabilir.
Karanlık bir figür gerçekten görülmüş gibi algılanabilir.
Korku tamamen gerçek olabilir.
Doğaüstü açıklama ise bunun üzerine inşa edilen ikinci katmandır.
Bu ayrım, folkloru küçültmez.
Tam tersine, onu daha ilginç hale getirir.
Çünkü folklorun görevi yalnızca varlıkların gerçekten yaşayıp yaşamadığını söylemek değildir.
Folklor, insanın bilinmeyenle karşılaştığında hangi hikâyeyi kurduğunu gösterir.
Anadolu’da bu hikâye Karabasan olabilir.
Kuzey Avrupa’da Mara.
Newfoundland’da Old Hag.
Japonya’da Kanashibari.
Hristiyan Avrupa’da Incubus veya Succubus.
Modern dünyada ise bazı insanlar aynı deneyimi “Shadow People” gibi çağdaş paranormal kavramlarla açıklayabilir.
İsim değişir.
Figür değişir.
Fakat yatağın üzerindeki karanlık boşluk aynı kalır.
Belki de gece cinlerinin ortak sırrı burada saklıdır.
İnsan uyku ile uyanıklık arasındaki o dar eşikte, bedenini kısa süreliğine kaybederken zihni bir fail arar.
Bir gölge.
Bir kadın.
Bir iblis.
Bir ruh.
Bir cadı.
Bir ziyaretçi.
Sonra kültür ona bir isim verir.
Karabasan.
Ve isim verildiği anda kişisel korku, kuşaklar boyunca aktarılabilecek bir hikâyeye dönüşür.