19. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devleti açısından yalnızca toprak kayıplarının yaşandığı bir dönem değildir. Aynı zamanda uluslararası diplomasinin askeri zaferlerden daha belirleyici hâle geldiği, büyük devletlerin savaş meydanlarından çok müzakere masalarında yeni sınırlar çizdiği bir çağdır. Bu dönemde alınan bazı kararlar yalnızca kendi zamanlarını değil, günümüzün siyasi dengelerini de etkilemiştir. 4 Haziran 1878 tarihinde imzalanan Kıbrıs Sözleşmesi (Cyprus Convention) de bu kararların en dikkat çekici örneklerinden biri olarak kabul edilir.
İlk bakışta bu sözleşme, Osmanlı Devleti’nin İngiltere’ye geçici bir askeri üs tahsis etmesi gibi görünmektedir. Ancak satır araları incelendiğinde, Doğu Akdeniz’deki güç dengelerini değiştiren, Osmanlı dış politikasının yönünü etkileyen ve Kıbrıs’ın geleceğini şekillendiren çok katmanlı bir diplomatik hamle olduğu anlaşılır. Bazı tarihçilere göre bu anlaşma Osmanlı Devleti’nin zorunlu bir güvenlik tercihiydi. Bazı araştırmacılar ise bunu, büyük güçlerin baskısı altında verilmiş diplomatik bir taviz olarak değerlendirmektedir.
Bugün Kıbrıs meselesi konuşulurken çoğu zaman 20. yüzyıl olayları öne çıkar. Oysa adanın modern siyasi tarihinin önemli kırılma noktalarından biri, 1878 yazında imzalanan bu sözleşmedir. Berlin Kongresi’nin gölgesinde gerçekleştirilen anlaşma, yalnızca bir ada yönetiminin devrini değil; Osmanlı Devleti’nin uluslararası sistem içerisindeki değişen konumunu da ortaya koymuştur.
Doğu Sorunu’nun Derinleştiği Bir Dönem
18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa diplomasisinin en önemli meselelerinden biri “Doğu Sorunu” olarak adlandırılan süreçti. Osmanlı Devleti’nin askeri ve ekonomik bakımdan güç kaybetmesi, Avrupa devletlerinin Osmanlı toprakları üzerindeki çıkarlarını artırmıştı.
Rusya, sıcak denizlere ulaşmayı ve Balkanlar üzerinden Akdeniz’e inmeyi hedefliyordu. İngiltere ise Hindistan yolu üzerindeki deniz ulaşımının güvenliğini korumaya büyük önem veriyordu. Fransa, Avusturya-Macaristan ve Almanya da kendi jeopolitik hesapları doğrultusunda Osmanlı coğrafyasını dikkatle takip ediyordu.
1869 yılında Süveyş Kanalı’nın açılması, Doğu Akdeniz’in stratejik önemini daha da artırdı. Hindistan’a ulaşan en kısa deniz yolu artık Mısır üzerinden geçiyordu. Bu nedenle Kıbrıs, yalnızca bir ada olmaktan çıkmış; Akdeniz ticaret yollarını kontrol edebilecek önemli bir lojistik merkez hâline gelmişti.
Bazı araştırmacılara göre İngiltere’nin Kıbrıs’a ilgisi bu tarihten itibaren belirgin biçimde artmıştır. Ada, Mısır, Süveyş ve Levant kıyıları arasında doğal bir ileri karakol niteliği taşıyordu.
1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın Sonuçları
Kıbrıs Sözleşmesi’ni anlamanın en önemli anahtarı, 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı değerlendirmektir.
Savaş, Osmanlı Devleti açısından ağır sonuçlar doğurdu. Rus orduları Balkanlar’da ilerlerken Kafkas cephesinde de önemli başarılar elde etti. Osmanlı ordusu birçok bölgede geri çekilmek zorunda kaldı.
Savaş sonunda imzalanan Ayastefanos Antlaşması, Rusya’nın Balkanlar’daki nüfuzunu önemli ölçüde artırıyordu. Büyük Bulgaristan’ın kurulması, İngiltere ve Avusturya-Macaristan başta olmak üzere Avrupa devletlerinde ciddi endişe yarattı.
İngiltere açısından mesele yalnızca Balkanlar değildi. Rusya’nın Doğu Anadolu’da ilerlemesi ve Akdeniz’e yaklaşma ihtimali, Londra yönetimi tarafından Hindistan yolu için potansiyel bir tehdit olarak değerlendiriliyordu.
Bu nedenle İngiltere, Osmanlı Devleti ile doğrudan temas kurarak yeni bir güvenlik iş birliği oluşturmayı tercih etti.
Berlin Kongresi Öncesindeki Gizli Diplomasi
Berlin Kongresi henüz başlamadan önce Avrupa başkentlerinde yoğun diplomatik görüşmeler yürütülüyordu.
İngiltere Başbakanı Benjamin Disraeli, Osmanlı Devleti’nin tamamen zayıflamasının Avrupa dengelerini bozacağını düşünüyordu. Ona göre Rusya’nın aşırı güçlenmesi, İngiliz çıkarlarını doğrudan tehdit edebilirdi.
Osmanlı yönetimi ise Rus baskısını dengeleyebilecek güçlü bir müttefik arayışındaydı.
İki tarafın çıkarlarının kesiştiği nokta Kıbrıs oldu.
Bazı tarihçilere göre bu süreçte Osmanlı Devleti’nin pazarlık gücü oldukça sınırlıydı. Alternatif bir bakış açısına göre ise İstanbul yönetimi, mevcut uluslararası şartlar içerisinde en az zararla çıkmaya çalışıyordu.
Her iki yorum da dönemin karmaşık diplomatik atmosferini anlamaya yardımcı olmaktadır.
4 Haziran 1878: Kıbrıs Sözleşmesi
4 Haziran 1878 tarihinde Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Kıbrıs Sözleşmesi imzalandı.
Anlaşmanın temel mantığı oldukça açıktı.
İngiltere, Rusya’nın Doğu Anadolu’da yeni bir saldırıya girişmesi hâlinde Osmanlı Devleti’ne destek vermeyi taahhüt ediyordu.
Bunun karşılığında ise Kıbrıs Adası’nın yönetimi İngiltere’ye bırakılıyordu.
Burada dikkat çekici nokta, adanın hukuken Osmanlı toprağı olarak kabul edilmeye devam etmesiydi. Egemenlik resmî olarak Osmanlı Devleti’nde kalıyor; ancak idari yönetim İngiltere tarafından yürütülüyordu.
Bu nedenle bazı hukuk tarihçileri, Kıbrıs Sözleşmesi’ni klasik bir toprak devrinden ziyade “idari kullanım hakkının devri” olarak tanımlamaktadır.
Sözleşmeye göre Osmanlı Devleti ayrıca adadan elde edilen bazı gelirler üzerinde belirli haklarını koruyacaktı.
Ancak uygulamada İngiliz yönetiminin etkisi zaman içerisinde giderek arttı.
Osmanlı Yönetimi Bu Kararı Neden Kabul Etti?
Bu soru tarih yazımında en çok tartışılan konulardan biridir.
Bir görüşe göre Osmanlı Devleti, askeri bakımdan oldukça zor durumda bulunduğu için İngiltere’nin desteğini kazanmak amacıyla bu tavizi vermek zorunda kalmıştır.
Başka bir görüş ise kararın tamamen zorunluluktan kaynaklanmadığını savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre dönemin yöneticileri, Rusya tehdidini dengelemek için İngiltere ile yakınlaşmayı uzun vadeli bir strateji olarak değerlendirmiştir.
Gerçek nedenlerin bu iki yaklaşım arasında şekillenmiş olması mümkündür.
Nitekim uluslararası ilişkilerde devletlerin kararları çoğu zaman tek bir sebebe dayanmaz. Askerî, ekonomik, diplomatik ve siyasi unsurlar aynı anda etkili olabilir.
İngiltere’nin Kıbrıs’a Bakışı
İngiltere açısından Kıbrıs yalnızca bir ada değildi.
Ada;
- Doğu Akdeniz’i kontrol edebilecek bir üs,
- Süveyş Kanalı’nın güvenliğini destekleyen bir ileri karakol,
- Osmanlı, Mısır ve Levant arasında stratejik bir gözlem noktası,
- Hindistan yolu üzerindeki deniz trafiğini izleyebilecek önemli bir merkez niteliğindeydi.
İngiliz mühendisleri kısa sürede limanlar, haberleşme altyapısı ve askeri tesisler üzerinde çalışmalar başlattılar.
Bazı araştırmacılar, İngiltere’nin başlangıçta Kıbrıs’tan beklediği ekonomik verimi elde edemediğini belirtmektedir. Buna karşın adanın jeopolitik değeri, ekonomik getirisinin çok üzerinde görülmeye devam etti.
Berlin Kongresi ve Kıbrıs Sözleşmesi Arasındaki Bağlantı
Kıbrıs Sözleşmesi, çoğu zaman tek başına değerlendirilse de aslında 1878 Berlin Kongresi’nin hemen öncesinde şekillenen diplomatik sürecin önemli bir parçasıdır. İngiltere, Osmanlı Devleti ile yaptığı bu anlaşma sayesinde Berlin’de daha güçlü bir pazarlık pozisyonu elde etti. Böylece hem Rusya’nın Ayastefanos Antlaşması ile kazandığı avantajların sınırlandırılması hem de Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının güvence altına alınması hedeflenmişti.
Berlin Kongresi’nde Ayastefanos Antlaşması’nın birçok maddesi yeniden düzenlendi. Büyük Bulgaristan üç parçaya ayrıldı; Rusya’nın Balkanlar üzerindeki nüfuzu belirli ölçüde sınırlandırıldı. Osmanlı Devleti bazı toprak kayıplarını azaltmayı başarsa da savaşın ağır sonuçlarını tamamen ortadan kaldıramadı.
Bazı tarihçilere göre İngiltere’nin Berlin’de Osmanlı lehine sergilediği diplomatik tutumun arkasında Kıbrıs Sözleşmesi önemli bir rol oynamıştır. Alternatif bir değerlendirmeye göre ise Londra’nın temel amacı Osmanlı Devleti’ni korumaktan ziyade Avrupa güç dengesini kendi çıkarları doğrultusunda muhafaza etmekti. Bu iki yaklaşım birbirini tamamen dışlamaz; dönemin diplomatik ilişkileri çoğu zaman birden fazla hedefin aynı anda gözetildiği karmaşık bir yapı sergilemiştir.
Kıbrıs’ta İngiliz Yönetiminin İlk Yılları
Anlaşmanın ardından Temmuz 1878’de İngiliz birlikleri Kıbrıs’a ulaştı ve ada fiilen İngiliz idaresine geçti. Osmanlı bayrağı hukuken varlığını sürdürse de günlük yönetim, güvenlik, vergi sistemi ve idari teşkilat büyük ölçüde İngiliz makamlarının kontrolüne geçti.
Yeni yönetim, öncelikle merkezi idareyi yeniden düzenlemeye yöneldi. Limanların geliştirilmesi, yolların iyileştirilmesi ve haberleşme ağının güçlendirilmesi gibi altyapı yatırımları gündeme geldi. Aynı zamanda modern bürokratik uygulamalar yaygınlaştırıldı.
Bununla birlikte yeni idarenin tüm kesimler tarafından memnuniyetle karşılandığını söylemek güçtür. Vergi uygulamaları, ekonomik beklentilerin karşılanamaması ve idari değişiklikler zaman zaman yerel halk arasında hoşnutsuzluklara neden oldu. Özellikle tarımsal üretime dayalı ekonomik yapı, kuraklık ve mali yükler nedeniyle istenilen gelişmeyi gösteremedi.
Bazı araştırmacılar İngiliz yönetiminin adaya modern idari kurumlar kazandırdığını vurgularken, bazı tarihçiler ise bu düzenlemelerin öncelikle İngiliz stratejik çıkarlarına hizmet ettiğini ileri sürmektedir.
Osmanlı Devleti Açısından Kayıp mı, Zorunlu Bir Tercih mi?
Kıbrıs Sözleşmesi’nin tarih yazımındaki en önemli tartışmalarından biri budur.
Milliyetçi tarih anlatılarında anlaşma çoğu zaman Osmanlı Devleti’nin önemli bir diplomatik kaybı olarak değerlendirilir. Bu bakış açısına göre devlet, askeri zayıflığı nedeniyle Doğu Akdeniz’deki stratejik bir adayı fiilen kaybetmiştir.
Buna karşılık bazı uluslararası ilişkiler uzmanları daha temkinli bir yaklaşım benimsemektedir. Onlara göre 1878 yılında Osmanlı Devleti’nin önceliği, Rus ilerleyişini durdurabilecek güçlü bir Avrupa desteği sağlamaktı. Bu açıdan bakıldığında Kıbrıs’ın yönetiminin devredilmesi, daha büyük kayıpları önlemeye yönelik bir diplomatik manevra olarak görülebilir.
Alternatif bir bakış açısı ise her iki değerlendirmeyi birlikte ele alır. Buna göre sözleşme kısa vadede Osmanlı yönetimine diplomatik bir nefes alma alanı sağlamış olabilir; ancak uzun vadede Doğu Akdeniz’deki Osmanlı nüfuzunun zayıflamasını hızlandırmıştır.
Kıbrıs’ın Hukuki Statüsü Neden Tartışmalıydı?
Kıbrıs Sözleşmesi’nin dikkat çekici yönlerinden biri, egemenlik ile yönetim kavramlarını birbirinden ayırmasıdır.
Osmanlı Devleti adanın hukuki egemenliğini sürdürdüğünü kabul ediyor, İngiltere ise yalnızca yönetim hakkını üstleniyordu. Bu durum uluslararası hukuk açısından alışılmış örneklerden biri değildi.
Yaklaşık otuz yıl boyunca Kıbrıs resmen Osmanlı toprağı sayılmaya devam etti. Ancak fiili yönetim tamamen İngiliz idaresindeydi.
1914 yılında Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesi üzerine İngiltere, Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak ettiğini açıkladı. Böylece 1878’de başlayan geçici yönetim süreci farklı bir hukuki aşamaya taşındı.
1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti, Kıbrıs üzerindeki İngiliz egemenliğini resmen tanıdı. Böylece 1878’de başlayan diplomatik süreç uluslararası hukuk bakımından kesinleşmiş oldu.
Doğu Akdeniz Dengelerinin Değişmesi
Kıbrıs’ın İngiliz yönetimine geçmesi yalnızca Osmanlı Devleti ile İngiltere arasındaki ilişkileri etkilemedi. Bu gelişme, Doğu Akdeniz’deki güç dengesini de önemli ölçüde değiştirdi.
İngiltere, kısa süre sonra Mısır üzerindeki etkisini artırdı ve 1882’de Mısır’ı fiilen işgal etti. Bu süreçte Kıbrıs, İngiliz donanmasının önemli destek noktalarından biri hâline geldi.
Böylece Londra yönetimi;
- Süveyş Kanalı’nı daha etkin koruma imkânı elde etti.
- Hindistan deniz yolunun güvenliğini güçlendirdi.
- Doğu Akdeniz’deki Fransız ve Rus faaliyetlerini daha yakından izleyebildi.
- Osmanlı Devleti üzerindeki diplomatik etkisini artırdı.
Bazı tarihçilere göre Kıbrıs’ın kontrolü, Britanya İmparatorluğu’nun Akdeniz stratejisinin tamamlayıcı unsurlarından biri olmuştur. Ada tek başına belirleyici olmasa da Malta, Cebelitarık ve Mısır ile birlikte düşünüldüğünde küresel deniz hâkimiyetinin önemli halkalarından biri hâline gelmiştir.
Kıbrıs Meselesinin Uzun Vadeli Yansımaları
1878 Sözleşmesi’nin etkileri yalnızca 19. yüzyıl ile sınırlı kalmadı. Ada üzerindeki yeni yönetim modeli, ilerleyen yıllarda farklı toplumsal ve siyasi gelişmelerin zeminini hazırladı.
20. yüzyıl boyunca Kıbrıs’ta Rum toplumunda Enosis düşüncesi güç kazanırken, Türk toplumunda ise Osmanlı sonrası dönemde kimlik ve güvenlik eksenli yeni yaklaşımlar gelişti. İngiliz sömürge yönetimi bu farklı talepleri yönetmeye çalışırken zaman zaman yeni gerilimlerin ortaya çıkmasına engel olamadı.
Bu nedenle bazı araştırmacılar, günümüzdeki Kıbrıs meselesinin tarihsel başlangıç noktalarından birinin 1878 Kıbrıs Sözleşmesi olduğunu belirtmektedir. Elbette bu değerlendirme, sonraki onlarca yıl boyunca yaşanan siyasi, toplumsal ve uluslararası gelişmeleri göz ardı etmez; ancak sözleşmenin adanın siyasi yönünü değiştiren önemli bir dönüm noktası olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.
Tarih Yazımındaki Farklı Yaklaşımlar
Kıbrıs Sözleşmesi üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde tek bir ortak yorumdan söz etmek mümkün değildir.
Osmanlı merkezli tarih yazımı, anlaşmayı çoğunlukla devletin içinde bulunduğu zor şartların bir sonucu olarak ele alır. İngiliz tarihçiliğinde ise sözleşme, Akdeniz güvenlik stratejisinin doğal bir uzantısı olarak değerlendirilir. Kıbrıslı araştırmacılar ise adanın yerel toplumsal dönüşümüne ve yönetim değişikliğinin günlük yaşama etkilerine daha fazla odaklanmaktadır.
Alternatif bir bakış açısı, büyük güç rekabetinin küçük coğrafyaların kaderini nasıl şekillendirdiğini vurgular. Bu perspektife göre Kıbrıs, yalnızca Osmanlı ile İngiltere arasında yapılan bir anlaşmanın konusu değil; 19. yüzyıl küresel güç mücadelesinin simgesel merkezlerinden biridir.
Tarihî belgeler, diplomatik yazışmalar ve dönemin uluslararası basını birlikte değerlendirildiğinde, Kıbrıs Sözleşmesi’nin tek boyutlu bir “devir” anlaşmasından çok daha karmaşık bir diplomatik uzlaşma olduğu görülmektedir. Bazı ayrıntılar hâlâ araştırılmaya devam etmekte, farklı arşivlerden elde edilen belgeler yeni yorumların ortaya çıkmasına katkı sağlamaktadır. Bu yönüyle 1878 Kıbrıs Sözleşmesi, yalnızca Osmanlı diplomasi tarihinin değil, modern Doğu Akdeniz’in şekillenme sürecinin de en dikkat çekici dönüm noktalarından biri olmayı sürdürmektedir.
Bir Anlaşmadan Daha Fazlası: Osmanlı Diplomasisinin Dönüm Noktası
Kıbrıs Sözleşmesi, yalnızca bir ada yönetiminin el değiştirmesi olarak değerlendirildiğinde tarihsel bağlamın önemli bir bölümü gözden kaçabilir. Anlaşma, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılın son çeyreğinde benimsediği dış politika anlayışını da yansıtmaktadır. Bu dönemde devlet, askeri gücünün tek başına yeterli olmadığını görmüş; Avrupa güç dengeleri içerisinde kendisine hareket alanı açabilecek diplomatik ortaklıklar geliştirmeye yönelmiştir.
Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışıyla birlikte dış politikada daha ihtiyatlı ve denge odaklı bir yaklaşım öne çıkmıştır. Büyük devletlerden biriyle tam anlamıyla ittifak kurmak yerine, farklı güç merkezleri arasında denge oluşturma düşüncesi belirginleşmiştir. Kıbrıs Sözleşmesi de bu stratejinin erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Bununla birlikte bazı araştırmacılar, söz konusu politikanın uzun vadede Osmanlı Devleti’nin uluslararası bağımsızlığını korumakta yeterli olmadığını ileri sürmektedir. Alternatif bir değerlendirmeye göre ise dönemin ekonomik ve askerî şartları dikkate alındığında daha farklı seçeneklerin uygulanabilir olup olmadığı hâlâ tarihçiler arasında tartışma konusudur.
Türk Tarihinde Antlaşmalar Zinciri İçindeki Yeri
Türk antlaşmalar tarihi incelendiğinde bazı metinler savaşları sona erdirirken, bazıları ise yeni siyasi dönemlerin başlangıcını oluşturmuştur. Kıbrıs Sözleşmesi ikinci grupta yer alan belgelerden biridir.
1699 Karlofça Antlaşması Osmanlı’nın Avrupa’daki genişleme dönemini kapatan önemli bir dönüm noktası olarak görülürken, 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması Rusya’nın Karadeniz’deki etkinliğini artırmıştır. 1878 Kıbrıs Sözleşmesi ise doğrudan bir barış antlaşması olmamasına rağmen, Osmanlı Devleti’nin büyük güçlerle ilişkilerinde yeni bir diplomatik yöntemin benimsendiğini göstermesi bakımından ayrı bir önem taşır.
Bu sözleşmeden sonra imparatorluk, dış politikasında askeri başarı kadar uluslararası konferanslar, çok taraflı müzakereler ve diplomatik garantiler üzerinden hareket etmek zorunda kalmıştır. Bu durum, sonraki yıllarda Berlin Antlaşması, İstanbul Konferansı kararları ve nihayet Birinci Dünya Savaşı öncesindeki ittifak arayışlarında da görülebilir.
Günümüzden Geriye Bakıldığında
Aradan yaklaşık bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs Sözleşmesi, tarihçilerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının ilgisini çekmeye devam etmektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, anlaşmanın yalnızca kendi dönemini değil, sonraki yüzyılı da etkileyen sonuçlar doğurmuş olmasıdır.
Bugün Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları, deniz yetki alanları, güvenlik politikaları ve uluslararası rekabet yeniden gündemin önemli başlıkları arasında yer almaktadır. Bu gelişmeler incelenirken tarihsel arka planın önemli halkalarından biri olarak 1878 Kıbrıs Sözleşmesi sıkça anılmaktadır.
Elbette günümüzün siyasi ve hukuki koşulları ile 19. yüzyılın uluslararası sistemi arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Buna rağmen tarih, geçmişte alınan kararların uzun vadeli etkilerini anlamak açısından değerli bir perspektif sunmaktadır.
Tarihin Sessiz Belgeleri Ne Söylüyor?
Osmanlı arşivlerinde, İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgelerinde ve dönemin diplomatik yazışmalarında Kıbrıs Sözleşmesi’ne ilişkin çok sayıda kayıt bulunmaktadır. Bu belgeler incelendiğinde tarafların aynı anlaşmayı farklı bakış açılarıyla yorumladıkları görülmektedir.
Osmanlı bürokrasisi daha çok güvenlik garantilerine odaklanırken, İngiliz belgelerinde Doğu Akdeniz’in stratejik önemi ve Hindistan yolu üzerindeki etkiler daha belirgin biçimde öne çıkmaktadır. Bu durum, uluslararası antlaşmaların yalnızca yazılı maddelerden ibaret olmadığını; her devletin kendi jeopolitik öncelikleri doğrultusunda farklı anlamlar yüklediğini göstermektedir.
Bazı araştırmacılar, ilerleyen yıllarda yayımlanan diplomatik yazışmaların anlaşmanın hazırlanış sürecine ilişkin yeni ayrıntılar ortaya koyduğunu belirtmektedir. Bununla birlikte, bazı müzakere süreçlerinin perde arkası hâlâ tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Bu nedenle Kıbrıs Sözleşmesi, tarih araştırmalarında canlılığını koruyan konular arasında yer almaktadır.
Değerlendirme
4 Haziran 1878 tarihli Kıbrıs Sözleşmesi, Osmanlı Devleti’nin askeri, diplomatik ve jeopolitik baskılar altında şekillenen dış politikasının en dikkat çekici örneklerinden biridir. Hukuken Osmanlı egemenliğinin devam ettiği, ancak idarenin İngiltere’ye bırakıldığı bu model, uluslararası hukuk açısından da kendine özgü bir uygulama oluşturmuştur.
Anlaşma, kısa vadede Osmanlı Devleti’ne İngiltere’nin diplomatik desteğini sağlamayı amaçlamış; uzun vadede ise Doğu Akdeniz’deki güç dengesinin yeniden şekillenmesine katkıda bulunmuştur. İngiltere’nin adadaki varlığı, sonraki yıllarda Mısır politikalarından Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanan geniş bir stratejik çerçevenin parçası hâline gelmiştir.
Bazı tarihçilere göre bu sözleşme, dönemin zorunlu koşulları içinde alınmış gerçekçi bir diplomatik karardı. Bazı araştırmacılar ise Osmanlı Devleti’nin giderek daralan hareket alanının sembollerinden biri olarak değerlendirmektedir. Kesin olan ise, Kıbrıs Sözleşmesi’nin yalnızca 19. yüzyıl Osmanlı tarihini değil, modern Doğu Akdeniz’in siyasi gelişimini anlamak isteyen herkes için temel başvuru konularından biri olmaya devam ettiğidir.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- İstanbul Antlaşması (1832) – Mısır Krizi
- Hünkar İskelesi Antlaşması (1833) – Rus Etkisinin Zirvesi
- Kütahya Antlaşması (1833) – Mısır’a Taviz
- Balta Limanı Antlaşması (1838) – Osmanlı Ekonomisinde Serbest Ticaret Dönemi ve Bağımlılık Süreci
- Londra Antlaşması (1840) – Mısır Meselesinin Çözümü
- Londra Boğazlar Sözleşmesi (1841) – Boğazlar Rejimi
- Paris Antlaşması (1856) – Kırım Savaşı Sonrası Avrupa Dengesi
- Ayastefanos Antlaşması (1878) – Büyük Bulgaristan Tasarısı ve Siyasi Hükümleri
- Berlin Antlaşması (1878) – Balkan Düzeni
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar