1936 yazında İsviçre’nin Montrö kentinde imzalanan bir uluslararası sözleşme, yalnızca Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçiş rejimini değiştirmedi. Aynı zamanda genç Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası sistem içerisinde elde ettiği en önemli diplomatik başarılarından biri olarak tarihe geçti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları yüzyıllar boyunca yalnızca ticaret yollarının değil, büyük güç mücadelelerinin de merkezinde yer almıştı. Osmanlı Devleti’nin son döneminden itibaren Boğazlar üzerindeki denetimin giderek uluslararası bir mesele hâline gelmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte de çözülmesi gereken temel güvenlik sorunlarından biri olarak varlığını sürdürdü.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki askerî egemenliğini yeniden tesis etmesini sağlarken, uluslararası deniz ticaretinin devamlılığını da güvence altına alan dengeli bir hukuki çerçeve oluşturdu. Aradan geçen onlarca yıla rağmen sözleşmenin güncelliğini koruması, yalnızca hukuki sağlamlığından değil, aynı zamanda Karadeniz’in jeopolitik gerçekleriyle uyumlu olmasından kaynaklanmaktadır.
Bugün Karadeniz’de yaşanan her askerî kriz, NATO-Rusya ilişkilerindeki her gerilim ve Boğazlardan geçen savaş gemileriyle ilgili her tartışma, kamuoyunun yeniden Montrö’yü hatırlamasına neden olmaktadır. Peki 1936 yılında hangi şartlar Türkiye’yi bu diplomatik girişime yöneltti? Büyük devletler neden Türkiye’nin taleplerini kabul etti? Ve Montrö gerçekten “Boğazların geri alınması” anlamına mı geliyordu?
Lozan’dan Montrö’ye Uzanan Güvenlik Sorunu
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Boğazlar meselesi tamamen çözülebilmiş değildi. 1923 Lozan Barış Antlaşması ile Boğazlar üzerindeki egemenlik önemli ölçüde Türkiye’ye bırakılmış olsa da güvenlik bakımından ciddi sınırlamalar bulunuyordu.
Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne göre İstanbul ve Çanakkale Boğazları askerî açıdan tarafsızlaştırılmıştı. Türkiye bu bölgelerde tahkimat yapamıyor, önemli askerî birlikler bulunduramıyordu. Ayrıca Boğazların yönetimi uluslararası nitelik taşıyan Boğazlar Komisyonu tarafından yürütülüyordu.
Bu düzenleme, savaşın hemen sonrasındaki uluslararası ortam düşünüldüğünde büyük devletler açısından güven artırıcı bir çözüm olarak görülüyordu. Ancak Türkiye açısından durum farklıydı.
Ankara yönetimi kendi başkentine ve en stratejik geçidine askerî açıdan tam olarak hâkim değildi. Özellikle Avrupa’da yeniden silahlanmanın başladığı 1930’lu yıllarda bu durum giderek daha büyük bir güvenlik açığı oluşturmaya başladı.
Bazı tarihçilere göre Lozan’daki Boğazlar rejimi, dönemin uluslararası dengeleri içinde Türkiye’nin kabul etmek zorunda kaldığı geçici bir uzlaşmaydı. Cumhuriyet yönetiminin uzun vadeli hedeflerinden biri ise uygun uluslararası koşullar oluştuğunda bu rejimi değiştirmekti.
Değişen Dünya Dengeleri Türkiye’ye Fırsat Sağladı
1930’lu yıllar uluslararası sistem açısından son derece hareketliydi.
Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelişi Avrupa’daki güç dengelerini değiştirmeye başlamıştı. İtalya’nın Akdeniz’deki yayılmacı politikaları giderek sertleşiyor, Japonya Asya’da genişliyordu. Milletler Cemiyeti uluslararası krizleri çözmekte zorlanıyor, kolektif güvenlik sistemi zayıflıyordu.
Bu gelişmeler Türkiye açısından önemli bir diplomatik fırsat yarattı.
Boğazların silahsız bırakılması artık yalnızca Türkiye için değil, Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer devletler için de risk oluşturmaya başlamıştı. Avrupa’da yeni bir savaş ihtimali güçlendikçe mevcut Boğazlar rejiminin sürdürülebilir olmadığı daha açık biçimde görülüyordu.
Türkiye bu değişen ortamı dikkatle analiz etti.
Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras liderliğinde yürütülen diplomasi, mevcut uluslararası hukuk düzenini tamamen reddetmek yerine değişen güvenlik şartlarının sözleşmenin yeniden değerlendirilmesini gerektirdiği tezini savundu.
Bu yaklaşım uluslararası kamuoyunda karşılık buldu.
Türkiye’nin Diplomatik Hamlesi
1936 yılında Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin tarafı olan devletlere resmî nota gönderdi.
Ankara’nın temel argümanı oldukça açıktı.
Lozan’da kabul edilen güvenlik şartları artık ortadan kalkmıştı. Avrupa’da hızla değişen askerî dengeler nedeniyle Türkiye’nin Boğazları savunamaması yalnızca kendi güvenliğini değil uluslararası deniz ulaşımını da tehlikeye atabilirdi.
Bu gerekçe birçok devlet tarafından makul bulundu.
İngiltere başta olmak üzere bazı Batılı devletler başlangıçta temkinli davransalar da İtalya’nın Akdeniz’deki saldırgan politikaları nedeniyle Türkiye’nin güçlenmesini kendi çıkarları açısından da faydalı görmeye başladılar.
Sovyetler Birliği ise Karadeniz’in güvenliği açısından Türkiye’nin Boğazları kontrol etmesini destekliyordu.
Bu uluslararası uzlaşma ortamı Montrö Konferansı’nın toplanmasını mümkün hâle getirdi.
Montrö Konferansı ve Müzakereler
22 Haziran 1936 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde uluslararası konferans başladı.
Konferansa Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Japonya, Avustralya ve Yunanistan gibi devletler katıldı.
Müzakerelerin temel konusu Boğazların gelecekte hangi hukuk rejimine tabi olacağıydı.
Türkiye üç temel talepte bulunuyordu:
- Boğazların askerîleştirilmesine izin verilmesi
- Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması
- Güvenlik durumuna göre Boğazların savaş gemilerine kapatılabilmesi
Bu talepler uzun görüşmeler sonunda büyük ölçüde kabul edildi.
20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.
Egemenliğin Yeniden Tesisi
Montrö’nün Türkiye açısından en önemli sonucu askerî egemenliğin yeniden kazanılması oldu.
Boğazlar bölgesindeki tarafsızlaştırılmış statü sona erdi.
Türkiye İstanbul ve Çanakkale çevresini yeniden tahkim edebilecek, askerî birlik konuşlandırabilecek ve savunma sistemleri kurabilecekti.
Uluslararası Boğazlar Komisyonu da kaldırıldı.
Böylece Boğazların idaresi tamamen Türkiye Cumhuriyeti’nin yetkisine geçti.
Bu gelişme, bazı araştırmacılara göre Lozan’da eksik kalan egemenlik alanlarından birinin diplomatik yollarla tamamlanması anlamına gelmektedir.
Ticaret Gemileri İçin Açık Rejim
Montrö yalnızca askerî düzenlemeler getirmedi.
Uluslararası ticaretin kesintisiz devam etmesi de sözleşmenin temel ilkelerinden biri oldu.
Barış zamanında ticaret gemileri bayrak ayrımı gözetilmeksizin Boğazlardan serbestçe geçebilecekti.
Bu ilke günümüzde de büyük ölçüde uygulanmaktadır.
Türkiye’nin dünya deniz ticaretindeki stratejik rolünün devam etmesi açısından bu düzenleme önemli bir denge oluşturmuştur.
Savaş Gemilerine Getirilen Sınırlamalar
Montrö’nün en dikkat çekici hükümleri savaş gemileriyle ilgilidir.
Karadeniz’e kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemileri belirli tonaj sınırlarını aşamaz.
Ayrıca bu gemilerin Karadeniz’de kalış süreleri de sınırlandırılmıştır.
Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler ise daha geniş haklara sahiptir.
Bu sistem Karadeniz’in askerî dengesini korumayı amaçlamaktadır.
Bazı uluslararası hukuk uzmanlarına göre Montrö’nün uzun yıllar boyunca yürürlükte kalabilmesinin temel nedenlerinden biri de bu hassas dengeyi büyük ölçüde koruyabilmesidir.
Savaş Dönemlerinde Türkiye’nin Yetkileri
Sözleşme Türkiye’ye olağanüstü dönemlerde önemli yetkiler tanımaktadır.
Türkiye savaşa taraf ise Boğazlardan geçiş konusunda geniş takdir hakkına sahiptir.
Türkiye savaş tehdidi altında olduğunu değerlendirirse de belirli sınırlamalar uygulayabilir.
Bu hükümler ülkenin ulusal güvenliği açısından önemli görülmektedir.
Özellikle II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin tarafsızlığını koruyabilmesinde Montrö hükümlerinin sağladığı hukukî çerçevenin önemli katkılar sunduğu yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır.
II. Dünya Savaşı’nda Montrö’nün Etkisi
1939 yılında savaş başladığında Montrö henüz üç yıllıktı.
Buna rağmen sözleşme kısa sürede büyük önem kazandı.
Türkiye savaş boyunca Boğazlar üzerindeki denetimini sürdürerek savaşın Karadeniz’e yayılmasını sınırlayan önemli aktörlerden biri oldu.
Almanya ve Sovyetler Birliği arasındaki savaş sırasında Boğazların statüsü sürekli uluslararası diplomasi gündeminde yer aldı.
Bazı araştırmacılar, Montrö olmasaydı Karadeniz’in çok daha erken uluslararası deniz savaşlarının merkezlerinden biri hâline gelebileceğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte bu görüş, alternatif tarih senaryolarına dayandığından kesin bir tarihsel sonuç olarak değerlendirilmemektedir.
Soğuk Savaş ve Montrö
1945 sonrasında Sovyetler Birliği, Montrö rejiminin değiştirilmesini isteyen girişimlerde bulundu.
Moskova yönetimi Boğazların ortak savunulması ve Sovyet askerî varlığının bölgede bulunması gibi öneriler geliştirdi.
Türkiye ise bu talepleri egemenlik haklarına aykırı gördü.
Bu süreçte Batı dünyasının desteğini alan Ankara, Montrö rejiminin korunmasını dış politikasının temel önceliklerinden biri hâline getirdi.
Bazı tarihçiler, Türkiye’nin NATO üyeliğine giden süreçte Boğazlar meselesinin belirleyici güvenlik başlıklarından biri olduğunu değerlendirmektedir.
Günümüzde Montrö Neden Hâlâ Tartışılıyor?
Karadeniz’in jeopolitik önemi günümüzde de devam etmektedir.
Rusya-Ukrayna savaşı, NATO’nun Karadeniz politikaları ve bölgedeki enerji güvenliği tartışmaları Montrö’nün önemini yeniden gündeme taşımıştır.
Türkiye, sözleşmeden doğan haklarını kullanarak savaş gemilerinin geçişine ilişkin hükümleri uluslararası hukuka uygun biçimde uygulamaktadır.
Bu durum Montrö’nün yalnızca tarihî bir belge olmadığını, güncel uluslararası ilişkilerin de temel unsurlarından biri olduğunu göstermektedir.
Kanal İstanbul Tartışmaları ve Montrö
Son yıllarda kamuoyunda Montrö ile Kanal İstanbul arasında nasıl bir ilişki bulunduğu da sıkça tartışılmıştır.
Bazı hukukçular mevcut sözleşmenin yalnızca doğal Boğazları kapsadığını savunurken, bazı uzmanlar alternatif su yollarının da Montrö’nün oluşturduğu uluslararası dengeyi dolaylı biçimde etkileyebileceğini ileri sürmektedir.
Bu konuda akademik çevrelerde tam bir görüş birliği bulunmamaktadır.
Alternatif bir bakış açısına göre tartışmanın özü yalnızca hukuk değil, aynı zamanda Karadeniz’deki güç dengeleridir. Bu nedenle Montrö’nün geleceği değerlendirilirken uluslararası güvenlik mimarisiyle birlikte ele alınması gerektiği ifade edilmektedir.
Diplomasi Tarihinde Kalıcı Bir Dönüm Noktası
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, askerî bir zafer olmadan elde edilen en önemli diplomatik kazanımlardan biri olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, uluslararası hukukun sunduğu imkânları kullanarak Lozan sonrasında eksik kalan bir güvenlik sorununu büyük ölçüde çözmeyi başarmıştır.
Sözleşme, egemenlik hakları ile uluslararası deniz ticaretinin serbestliği arasında dikkatli bir denge kurmuştur. Bu denge sayesinde hem Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçları hem de Karadeniz’e kıyısı bulunan ve bulunmayan devletlerin deniz ulaşımına ilişkin beklentileri ortak bir hukuk zemini üzerinde buluşabilmiştir.
Bugün Montrö’nün hâlâ yürürlükte olması, uluslararası antlaşmalar tarihinde dikkat çekici bir istikrar örneği olarak görülmektedir. Elbette değişen jeopolitik şartlar nedeniyle sözleşmenin geleceği zaman zaman tartışılmaktadır. Ancak bugüne kadar ortaya çıkan gelişmeler, Montrö’nün yalnızca geçmişin bir mirası değil, aynı zamanda günümüz uluslararası düzeninin işleyen unsurlarından biri olduğunu göstermektedir.
Boğazlar yüzyıllardır devletlerin rekabet alanı olmaya devam ediyor. Bu nedenle Montrö’yü yalnızca 1936 yılında imzalanmış bir belge olarak değil, Türkiye’nin egemenlik anlayışını, diplomatik kapasitesini ve Karadeniz’in güvenlik mimarisini şekillendiren uzun tarihsel sürecin önemli halkalarından biri olarak değerlendirmek daha kapsamlı bir perspektif sunmaktadır.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Gümrü Antlaşması (1920) – İlk Uluslararası Diplomatik Başarı
- Moskova Antlaşması (1921) – Sovyet Desteği
- Ankara Antlaşması (1921) – Şartları, Süreci ve Güney Cephesi’nin Kapanışı
- Kars Antlaşması (1921) – Doğu Sınırı
- Mudanya Ateşkesi (1922) – Savaşın Bitişi
- Lozan Antlaşması (1923) – Türkiye’nin Uluslararası Tanınması
- Ankara Antlaşması (1926) – Musul Meselesi
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar