Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasındaki mücadeleler, yalnızca iki devletin sınırlarını belirleyen savaşlardan ibaret değildi. Bu uzun rekabet, Anadolu’nun doğusundan Kafkasya’ya, Mezopotamya’dan İran platosuna kadar uzanan geniş bir coğrafyanın siyasi dengelerini, ticaret yollarını ve toplumsal yapısını da şekillendirdi. 1612 yılında imzalanan Nasuh Paşa Antlaşması, bu uzun mücadelenin önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Her ne kadar kalıcı bir barış sağlayamamış olsa da, iki büyük Türk-İslam devletinin belirli bir süre için silahlarını susturmasına imkân tanımış ve dönemin diplomasi anlayışını yansıtan önemli belgeler arasında yer almıştır.
Tarih boyunca savaşlar çoğu zaman ön plana çıksa da, devletlerin gerçek gücü yalnızca meydan muharebelerinde değil, gerektiğinde masaya oturabilme becerilerinde de ortaya çıkar. Nasuh Paşa Antlaşması da tam olarak böyle bir dönemde ortaya çıktı. Bir tarafta Celâlî İsyanları ile mücadele eden Osmanlı Devleti, diğer tarafta iç karışıklıklar ve dış tehditlerle uğraşan Safevî Devleti bulunuyordu. Her iki taraf için de savaşın maliyeti giderek ağırlaşıyor, diplomasi ise giderek daha cazip bir seçenek hâline geliyordu.
Peki bu antlaşmaya giden süreç nasıl gelişti? Hangi şartlar tarafları uzlaşmaya zorladı? Ve neden yalnızca birkaç yıl sonra yeniden savaş başladı? Bu soruların cevapları, yalnızca 1612 yılını değil, XVII. yüzyıl Osmanlı-İran ilişkilerinin tamamını anlamaya yardımcı olur.
Kanuni Döneminden Devralınan Rekabet
Osmanlı-Safevî ilişkilerinin kökleri XVI. yüzyılın başlarına kadar uzanır. 1514 yılında gerçekleşen Çaldıran Savaşı, iki devlet arasındaki güç mücadelesinin ilk büyük dönüm noktası olarak görülür. Ardından gelen yıllarda Doğu Anadolu, Azerbaycan, Gürcistan ve Irak coğrafyası sık sık el değiştiren sınır bölgeleri hâline geldi.
1555 tarihli Amasya Antlaşması belirli bir süre istikrar sağlamış olsa da, iki devlet arasındaki rekabet tamamen sona ermedi. Özellikle III. Murad döneminde başlayan yeni savaşlar sonucunda Osmanlı Devleti Kafkasya’da önemli kazanımlar elde etti.
1590 tarihli Ferhat Paşa Antlaşması ile Osmanlı Devleti tarihinin doğudaki en geniş sınırlarına ulaştı. Tebriz, Şirvan, Gürcistan’ın önemli bölümleri ve Azerbaycan’ın geniş kesimleri Osmanlı hâkimiyetine girdi.
Ancak haritalar üzerinde görülen bu genişleme, sahada aynı ölçüde sağlam bir hâkimiyet anlamına gelmiyordu. Uzak eyaletlerin savunulması büyük askerî harcamalar gerektiriyor, lojistik güçlükler ise merkezi yönetimi zorlamaya başlıyordu.
Bazı tarihçilere göre Osmanlı Devleti’nin doğuda ulaştığı geniş sınırlar, askerî başarı kadar ciddi bir yönetim yükünü de beraberinde getirmişti.
XVII. Yüzyılın Başında Değişen Dengeler
1603 yılı, Osmanlı-Safevî rekabetinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Safevî hükümdarı I. Abbas, uzun süredir hazırlığını yaptığı karşı saldırıyı başlattı.
Şah Abbas yalnızca başarılı bir komutan değildi. Aynı zamanda devlet teşkilatını yeniden düzenleyen, ordusunu modernleştiren ve merkezî otoriteyi güçlendiren bir hükümdar olarak öne çıkıyordu. Gulam sistemiyle oluşturduğu yeni askerî birlikler sayesinde Safevî ordusu önemli ölçüde güç kazanmıştı.
Tam bu sırada Osmanlı Devleti oldukça zor bir dönemden geçiyordu.
Batıda Avusturya ile süren Uzun Türk Savaşı devletin kaynaklarını tüketmişti. Anadolu’da Celâlî İsyanları birçok eyalette düzeni bozmuş, üretim ve vergi sistemi ağır darbe almıştı. Saray çevresindeki siyasi çekişmeler de merkezî yönetimin karar alma sürecini zorlaştırıyordu.
Bu şartlar altında Safevî ordusu kısa süre içinde Tebriz’i geri aldı. Ardından Nahçıvan, Erivan ve Azerbaycan’ın önemli merkezleri yeniden Safevî hâkimiyetine geçti.
Osmanlı ordusu çeşitli seferler düzenlese de, beklenen sonuçlar alınamadı.
Bazı araştırmacılara göre savaşın uzamasında askerî başarısızlıklardan çok, devletin aynı anda birçok cephede mücadele etmek zorunda kalması etkili olmuştu.
Sultan I. Ahmed Döneminin Zor Kararları
1603 yılında tahta çıkan Sultan I. Ahmed henüz genç yaşta büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Yeni padişahın önünde çözülmesi gereken çok sayıda mesele vardı:
- Doğuda Safevî ilerleyişi
- Anadolu’daki Celâlî isyanları
- Mali kriz
- Askerî disiplin sorunları
- Avusturya cephesindeki gelişmeler
Bu şartlar altında Osmanlı yönetimi doğuda kesin bir askerî zafer kazanmanın kısa vadede mümkün olmadığını görmeye başladı.
Diplomasi yeniden önem kazandı.
İşte bu süreçte adı antlaşmaya verilen önemli devlet adamlarından biri öne çıktı: Nasuh Paşa.
Nasuh Paşa Kimdi?
Nasuh Paşa, XVII. yüzyıl başlarında Osmanlı bürokrasisinin etkili isimlerinden biri olarak tanınır. Sadrazamlık görevine kadar yükselen devlet adamı, özellikle İran ile yürütülen diplomatik görüşmelerde aktif rol üstlendi.
Antlaşmanın onun adıyla anılması, müzakerelerin yürütülmesindeki belirleyici konumundan kaynaklanmaktadır.
Osmanlı diplomasi geleneğinde birçok antlaşmanın sadrazamların isimleriyle anılması dikkat çekicidir. Bu durum, yalnızca padişahın değil, Divân-ı Hümâyun’un ve sadrazamlık makamının dış politikadaki ağırlığını da göstermektedir.
Barış Masasına Giden Yol
1611 yılına gelindiğinde iki taraf da savaşın sürdürülebilir olmadığını görmeye başlamıştı.
Safevî Devleti kaybettiği toprakların büyük kısmını geri almıştı; ancak uzun savaş ekonomisi İran için de ağır bir yük oluşturuyordu.
Osmanlı Devleti ise doğuda yeni ve büyük bir sefer hazırlayabilecek durumda değildi.
Karşılıklı elçiler gönderildi.
Müzakereler aylar boyunca sürdü.
Sonunda 20 Kasım 1612 tarihinde taraflar anlaşmaya vardı.
Nasuh Paşa Antlaşması, yalnızca sınırları belirleyen bir belge değil, aynı zamanda iki büyük devletin geçici de olsa güç dengesini kabul ettiğini gösteren diplomatik bir uzlaşmaydı.
Antlaşmanın Temel Maddeleri
Nasuh Paşa Antlaşması’nın en dikkat çeken yönü, yaklaşık yirmi yıl önce imzalanan Ferhat Paşa Antlaşması’nın büyük ölçüde geçersiz hâle gelmesiydi.
Başlıca hükümler arasında şu maddeler yer alıyordu:
- Safevî Devleti, 1590 sonrasında kaybettiği Azerbaycan topraklarının büyük bölümünü geri aldı.
- Tebriz yeniden Safevî yönetiminde kaldı.
- Gürcistan’ın önemli bölümleri Safevî nüfuz alanına geçti.
- Osmanlı Devleti Ferhat Paşa Antlaşması ile kazandığı birçok bölgeden çekildi.
- Safevî Devleti her yıl Osmanlı Devleti’ne yaklaşık 200 yük ipek göndermeyi kabul etti.
- İki taraf esir değişimi ve sınır güvenliği konusunda karşılıklı taahhütlerde bulundu.
Özellikle ipek vergisi maddesi, antlaşmanın yalnızca askerî değil ekonomik yönünü de ortaya koymaktadır. İran ipeği, dönemin uluslararası ticaretinde en değerli ürünlerden biri kabul ediliyordu ve Osmanlı ekonomisi açısından önemli bir gelir kaynağı oluşturuyordu.
Ancak bu madde ilerleyen yıllarda iki devlet arasında yeni anlaşmazlıkların ortaya çıkmasına da zemin hazırlayacaktı.
İpek Maddesinin Görünmeyen Önemi
Nasuh Paşa Antlaşması’nın en çok dikkat çeken hükümlerinden biri, Safevî Devleti’nin her yıl Osmanlı Devleti’ne 200 yük ham ipek göndermeyi kabul etmesiydi. İlk bakışta ekonomik bir ayrıntı gibi görünen bu madde, aslında dönemin uluslararası ticaret dengeleri açısından oldukça stratejik bir anlam taşıyordu.
XVII. yüzyılın başlarında İran ipeği, Avrupa pazarlarının en değerli ticaret ürünlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Bursa, Halep ve İstanbul gibi Osmanlı şehirleri ise bu ticaret ağının önemli merkezleri arasında yer alıyordu. İran’dan gelen ham ipek, Osmanlı topraklarında işleniyor veya Akdeniz limanları aracılığıyla Avrupa’ya ulaştırılıyordu.
Bazı ekonomi tarihçilerine göre bu düzenleme yalnızca savaş tazminatı niteliğinde değildi. Aynı zamanda iki devlet arasında ekonomik bağımlılığı artırarak yeni bir savaşın önüne geçmeyi amaçlayan diplomatik bir araç olarak da değerlendirilebilir.
Bununla birlikte uygulamada işler her zaman antlaşma metninde öngörüldüğü gibi ilerlemedi. İpek sevkiyatlarının miktarı, teslim zamanı ve kalite standartları zaman zaman iki devlet arasında yeni tartışmaların doğmasına neden oldu. Böylece ekonomik bir uzlaşma unsuru olarak tasarlanan madde, ilerleyen yıllarda yeni diplomatik krizlerin gerekçelerinden biri hâline geldi.
Osmanlı Devleti Açısından Bir Geri Adım mı?
Nasuh Paşa Antlaşması değerlendirilirken en çok tartışılan konulardan biri, Osmanlı Devleti’nin bu anlaşmayla “geri adım atıp atmadığı” meselesidir.
Ferhat Paşa Antlaşması sonrasında Osmanlı sınırları doğuda tarihinin en geniş seviyesine ulaşmıştı. Ancak bu genişleme uzun süre korunamadı. Şah I. Abbas’ın askerî reformları ve Osmanlı Devleti’nin aynı dönemde yaşadığı iç sorunlar, bu kazanımların büyük bölümünün kaybedilmesine yol açtı.
Bu nedenle Nasuh Paşa Antlaşması, bazı tarihçiler tarafından Osmanlı’nın doğu siyasetinde önemli bir geri çekiliş olarak değerlendirilmektedir.
Diğer taraftan farklı bir bakış açısı, antlaşmayı yalnızca kaybedilen topraklar üzerinden yorumlamanın eksik kalacağını savunur. Bu görüşe göre devlet yönetimi bazen sürekli savaşmak yerine mevcut gücünü koruyacak bir denge oluşturmayı tercih edebilir. XVII. yüzyılın başındaki ekonomik şartlar, Celâlî İsyanları ve batı cephesindeki gelişmeler düşünüldüğünde, doğuda geçici de olsa barış sağlanması Osmanlı yönetimi açısından stratejik bir zorunluluk olarak görülebilir.
Dolayısıyla antlaşmayı yalnızca askerî başarı veya başarısızlık üzerinden değerlendirmek yerine, dönemin çok yönlü siyasi şartları içinde ele almak daha dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.
Safevî Devleti İçin Diplomatik Bir Başarı
Nasuh Paşa Antlaşması’nın en önemli kazananlarından biri olarak genellikle Şah I. Abbas gösterilir.
I. Abbas, uzun yıllar boyunca devlet teşkilatını yeniden düzenlemiş, Kızılbaş aşiretlerinin merkez üzerindeki etkisini azaltmaya çalışmış ve yeni askerî birlikler oluşturmuştu. Bu reformlar sayesinde Safevî ordusu daha disiplinli ve hareket kabiliyeti yüksek bir yapıya kavuşmuştu.
1603 yılında başlayan karşı saldırılar sonucunda Tebriz, Nahçıvan, Erivan ve Azerbaycan’ın önemli merkezleri yeniden Safevî hâkimiyetine geçti.
1612 antlaşması ise bu askerî kazanımların diplomatik olarak tanınmasını sağladı.
Bazı araştırmacılar, Şah Abbas’ın en büyük başarısının yalnızca kaybedilen şehirleri geri almak olmadığını; aynı zamanda Osmanlı Devleti’ni masada bu durumu kabul etmeye ikna etmesi olduğunu belirtmektedir.
Bu nedenle Nasuh Paşa Antlaşması, Safevî diplomasi tarihinin önemli başarılarından biri olarak da değerlendirilmektedir.
Barışın Ömrü Neden Kısa Oldu?
Tarih boyunca birçok antlaşma uzun yıllar süren istikrar sağlamıştır. Ancak bazıları daha imzalandığı gün kırılgan bir yapıya sahip olur. Nasuh Paşa Antlaşması da ikinci gruba giren örneklerden biri olarak kabul edilir.
Bunun birkaç nedeni olduğu düşünülmektedir.
İlk olarak sınırlar konusunda tarafların uzun vadeli beklentileri farklıydı. Osmanlı Devleti kaybettiği bölgeleri geri alma düşüncesinden tamamen vazgeçmemişti. Safevî yönetimi ise yeni kazanımlarını kalıcı hâle getirmeye çalışıyordu.
İkinci olarak ipek maddesi zamanla tartışma konusu oldu. Osmanlı kaynaklarında Safevîlerin antlaşmada belirtilen yükümlülükleri eksik yerine getirdiğine dair değerlendirmeler bulunmaktadır. Safevî kaynakları ise farklı gerekçeler öne sürmektedir.
Üçüncü unsur ise bölgesel güç dengeleriydi. Gürcistan, Doğu Anadolu ve Kafkasya üzerindeki nüfuz mücadelesi hiçbir zaman tamamen sona ermedi.
Sonuç olarak antlaşmanın oluşturduğu denge giderek zayıfladı ve 1615 yılında iki devlet yeniden savaşmaya başladı.
Serav Antlaşması’na Giden Yol
Yeni savaşlar birkaç yıl boyunca devam etti. Taraflardan hiçbiri kesin üstünlük sağlayamadı.
1618 yılında imzalanan Serav Antlaşması, Nasuh Paşa Antlaşması’nın birçok hükmünü yeniden düzenledi.
Özellikle yıllık ipek gönderme yükümlülüğünün azaltılması, tarafların ekonomik şartları yeniden değerlendirdiğini göstermektedir. Böylece Osmanlı-Safevî ilişkilerinde yeni bir denge kurulmaya çalışıldı.
Bu süreç, XVII. yüzyıl Osmanlı diplomasisinin önemli özelliklerinden birini de ortaya koymaktadır. Devletler çoğu zaman kesin zaferler yerine, değişen şartlara uygun yeni uzlaşmalar üretmeye çalışıyordu.
Osmanlı Diplomasi Geleneğinde Nasuh Paşa Antlaşması’nın Yeri
Osmanlı diplomasi tarihi incelendiğinde Nasuh Paşa Antlaşması, yalnızca bir sınır düzenlemesi olarak görülmez.
Bu belge aynı zamanda devletin esnek dış politika anlayışını da yansıtır.
Osmanlı yönetimi gerektiğinde askerî güç kullanmış, gerektiğinde ise diplomatik müzakereleri ön plana çıkarmıştır. XVII. yüzyılın başındaki iç sorunlar dikkate alındığında doğuda geçici de olsa istikrar sağlanması, merkezî yönetimin diğer kriz alanlarına odaklanmasına imkân vermiştir.
Bazı tarihçiler, bu dönemde diplomasi ile askerî stratejinin birbirinden bağımsız değil, birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanıldığını ifade etmektedir.
Bu yaklaşım, ilerleyen yüzyıllarda Osmanlı dış politikasında da farklı örneklerle görülecektir.
Tarih Yazımındaki Farklı Değerlendirmeler
Nasuh Paşa Antlaşması üzerine yapılan çalışmaların tamamı aynı sonuca ulaşmaz.
Klasik Osmanlı kroniklerinde antlaşma çoğu zaman zorunlu bir uzlaşma olarak anlatılır. Modern tarih yazımında ise daha farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.
Bazı araştırmacılar, antlaşmanın Osmanlı Devleti’nin doğudaki askerî üstünlüğünü geçici olarak kaybettiğinin göstergesi olduğunu savunmaktadır.
Buna karşılık bazı tarihçiler, dönemin ekonomik gerçekleri ve iç güvenlik sorunları dikkate alındığında antlaşmanın rasyonel bir devlet politikası olduğunu ileri sürmektedir.
Alternatif bir bakış açısı ise iki devlet arasındaki uzun rekabetin yalnızca savaşlarla açıklanamayacağını vurgular. Ticaret, diplomasi, göç hareketleri, mezhepsel ilişkiler ve sınır bölgelerindeki yerel güç dengeleri de bu sürecin ayrılmaz parçalarıdır.
Bu nedenle Nasuh Paşa Antlaşması, yalnızca birkaç maddelik bir hukuk metni değil; XVII. yüzyıl Yakın Doğu siyasetinin karmaşık yapısını yansıtan önemli bir tarihî belge olarak değerlendirilebilir.
Sınır Boylarında Barışın Günlük Hayata Etkisi
Nasuh Paşa Antlaşması’nın en görünür sonucu, savaşın durmasıydı. Ancak sınır bölgelerinde yaşayan insanlar için bunun anlamı yalnızca silahların susması değildi. Uzun yıllar boyunca orduların geçtiği yollar yeniden ticaret kervanlarına açıldı; bazı yerleşimlerde tarımsal faaliyetler canlanmaya başladı ve bölgesel ticaret ağları kısmen yeniden işler hâle geldi.
Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Kuzey Irak hattındaki şehirler, iki büyük devlet arasındaki rekabetten doğrudan etkileniyordu. Erzurum, Van, Diyarbakır, Tebriz ve Bağdat gibi merkezler yalnızca askerî üsler değil; aynı zamanda ekonomik ve kültürel etkileşimin de düğüm noktalarıydı.
Barış dönemlerinde tüccarlar daha güvenli güzergâhlar bulabiliyor, zanaatkârlar üretimlerini sürdürebiliyor ve vergi gelirleri daha düzenli toplanabiliyordu. Bu durum hem Osmanlı hem de Safevî yönetimleri açısından önemliydi. Uzayan savaşların yalnızca hazineleri değil, üretim kapasitesini de zayıflattığı artık açık biçimde görülüyordu.
Bununla birlikte sınır hattındaki istikrar kırılgandı. Yerel beylerin tutumu, aşiret hareketleri, kaçakçılık faaliyetleri ve zaman zaman yaşanan küçük çaplı çatışmalar, antlaşmanın sahadaki uygulanmasını zorlaştırabiliyordu.
Osmanlı–Safevî Rekabetinin Kültürel Boyutu
Osmanlı ve Safevî devletleri arasındaki mücadele çoğu zaman askerî yönüyle anlatılır. Ancak iki devlet arasında yüzyıllar boyunca süren kültürel alışveriş de dikkat çekicidir.
Sanat, mimari, minyatür, hat sanatı, şiir ve saray kültürü gibi alanlarda karşılıklı etkiler gözlemlenmektedir. Her iki devlet de Türk-İslam siyasi geleneğinden beslenmiş, Fars edebiyatından etkilenmiş ve İslam medeniyetinin farklı yorumlarını kendi yönetim anlayışlarıyla harmanlamıştır.
Bu nedenle savaşların yaşandığı dönemlerde bile kültürel etkileşim tamamen kesilmemiştir.
Bazı araştırmacılar, diplomatik heyetlerin yalnızca siyasi mesajlar taşımadığını; aynı zamanda dönemin sanat anlayışını, devlet teşrifatını ve kültürel birikimini de karşı tarafa aktardığını ifade etmektedir.
Dolayısıyla Nasuh Paşa Antlaşması, yalnızca iki devlet arasında imzalanmış siyasi bir belge değil, aynı zamanda bu ortak tarihsel coğrafyada iletişimin yeniden kurulmasını sağlayan diplomatik bir eşik olarak da değerlendirilebilir.
Alternatif Tarih Yaklaşımları
Tarih yazımında zaman zaman şu soru gündeme gelir: Eğer Nasuh Paşa Antlaşması uzun yıllar yürürlükte kalabilseydi, Osmanlı-Safevî ilişkileri farklı bir yöne evrilebilir miydi?
Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değildir. Ancak alternatif tarih değerlendirmeleri bazı ihtimaller üzerinde durmaktadır.
Bazı teorilere göre uzun süreli bir Osmanlı-Safevî barışı, doğu ticaret yollarının daha istikrarlı işlemesini sağlayabilir ve iki devletin ekonomik gelişimine olumlu katkıda bulunabilirdi.
Başka bir değerlendirme ise iki devletin ortak tehditlere karşı daha fazla diplomatik iş birliği geliştirebileceğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte dönemin mezhepsel, siyasi ve bölgesel rekabeti dikkate alındığında böyle bir senaryonun gerçekleşmesinin oldukça zor olduğu da ifade edilmektedir.
Bu tür değerlendirmeler tarihî gerçeklerin yerine geçmez; ancak olayların farklı açılardan düşünülmesine katkı sağlayabilir.
Günümüz Tarihçiliğinde Nasuh Paşa Antlaşması
Modern tarih araştırmaları, Nasuh Paşa Antlaşması’nı yalnızca “kazanan” ve “kaybeden” ekseninde değerlendirmemektedir.
Günümüzde tarihçiler daha çok şu sorular üzerinde durmaktadır:
- Devletlerin karar alma süreçlerini hangi ekonomik şartlar etkiledi?
- İç isyanlar dış politikayı nasıl şekillendirdi?
- Diplomasi, askerî başarı kadar belirleyici olabilir miydi?
- Sınır bölgelerinde yaşayan halk bu süreçten nasıl etkilendi?
Bu yaklaşım, tarihî olayları yalnızca hükümdarlar ve komutanlar üzerinden değil; toplum, ekonomi ve kültür ekseninde de incelemeyi mümkün kılmaktadır.
Nasuh Paşa Antlaşması da bu nedenle yalnızca bir diplomatik belge değil, XVII. yüzyıl Osmanlı ve Safevî dünyasının siyasi gerçeklerini anlamaya yardımcı olan önemli bir tarihsel kaynak niteliği taşımaktadır.
Değerlendirme
1612 tarihli Nasuh Paşa Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Safevî Devleti arasındaki uzun rekabetin geçici de olsa diplomasi yoluyla dengelendiği önemli dönüm noktalarından biridir. Antlaşma, Osmanlı Devleti’nin doğuda ulaştığı en geniş sınırları koruyamadığını gösterirken, aynı zamanda devlet yönetiminin değişen şartlara uyum sağlama çabasını da ortaya koymaktadır.
Safevî Devleti açısından ise bu belge, Şah I. Abbas’ın askerî reformlarının ve diplomatik girişimlerinin somut sonuçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Kaybedilen birçok bölgenin geri alınması ve bunun uluslararası düzeyde kabul edilmesi, Safevî yönetiminin önemli başarıları arasında gösterilmektedir.
Bununla birlikte antlaşmanın kısa süre sonra bozulması, iki devlet arasındaki temel sorunların çözülemediğini göstermektedir. Sınır anlaşmazlıkları, ekonomik yükümlülükler ve bölgesel güç mücadelesi, yeniden savaşın başlamasına zemin hazırlamıştır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Nasuh Paşa Antlaşması, yalnızca birkaç maddeden oluşan diplomatik bir metin olarak değil; Osmanlı ve Safevî devletlerinin güç dengelerini, ekonomik önceliklerini ve diplomasi anlayışlarını yansıtan önemli bir tarih belgesi olarak değerlendirilmektedir. XVII. yüzyıl Yakın Doğu tarihini anlamaya çalışan araştırmacılar için bu antlaşma, savaş ile barış arasındaki hassas dengenin dikkat çekici örneklerinden biri olmayı sürdürmektedir.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Zitvatorok Antlaşması (1606) – Avrupa ile Eşitlik
- Busza Antlaşması (1617) – Lehistan Dengesi
- Serav Antlaşması (1618) – İran İlişkisi
- Hotin Antlaşması (1621) – Lehistan Barışı
- Kasr-ı Şirin Antlaşması (1639) – Kalıcı Doğu Sınırı
- Vasvar Antlaşması (1664) – Avusturya Barışı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar