Kafkasya’da Değişen Dengeler ve Yeni Bir Devletin İlk Diplomasisi
Bir devletin doğuşu yalnızca savaş meydanlarında kazanılan zaferlerle açıklanamaz. Asıl belirleyici anlardan bazıları, müzakere masalarında alınan kararlarla şekillenir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti açısından 3 Aralık 1920 tarihinde imzalanan Gümrü Antlaşması da bu dönüm noktalarından biri olarak değerlendirilir. Bazı tarihçilere göre bu antlaşma, henüz uluslararası alanda resmen tanınmamış Ankara Hükûmeti’nin ilk diplomatik başarısını temsil ederken, bazı araştırmacılar ise antlaşmanın hukuki geçerliliğinin sonraki gelişmeler nedeniyle tartışmalı hâle geldiğine dikkat çeker. Ancak farklı değerlendirmelere rağmen Gümrü Antlaşması’nın Millî Mücadele’nin dış politika cephesinde önemli bir kilometre taşı olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.
Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı Devleti fiilen çözülme sürecine girmişti. Anadolu’nun farklı bölgeleri işgal edilirken yalnızca Batı Anadolu değil, doğu sınırları da büyük bir belirsizlik içerisindeydi. Doğu Anadolu’da yaşanan gelişmeler, yalnızca Osmanlı Devleti ile Ermenistan arasındaki ilişkileri değil, aynı zamanda Bolşevik Rusya’nın Kafkasya politikalarını, İngiltere’nin bölgedeki nüfuz arayışını ve yeni oluşan milliyetçi hareketlerin gelecek planlarını da doğrudan etkiliyordu.
Bu nedenle Gümrü Antlaşması yalnızca iki taraf arasında imzalanmış bir sınır anlaşması değildir. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenmeye başlayan yeni jeopolitik düzenin ilk örneklerinden biri olarak da okunabilir.
Mondros Sonrası Doğu Anadolu’nun Belirsizliği
1918 sonbaharında imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti açısından askeri faaliyetlerin büyük ölçüde sona erdiğini ilan etse de doğu vilayetlerinde istikrar sağlanamadı. Mütareke hükümleri gereğince Osmanlı birliklerinin önemli bir bölümü geri çekildi. Bu çekilme, bölgede ciddi bir otorite boşluğu oluşturdu.
Aynı dönemde Kafkasya’da yeni devletler ortaya çıkıyordu. Rus İmparatorluğu’nun dağılması sonrasında Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlıklarını ilan etmişti. Ancak bu yeni devletlerin sınırları kesin olarak belirlenmemişti. Tarihsel, etnik ve siyasi iddialar çoğu zaman birbiriyle çelişiyor, bu durum bölgesel çatışmaları kaçınılmaz hâle getiriyordu.
Ermenistan Cumhuriyeti özellikle Kars, Ardahan, Sarıkamış ve çevresindeki bölgeler üzerinde hak iddia ediyordu. Bu taleplerin önemli bir kısmı, savaş sonrasında düzenlenmesi planlanan uluslararası konferanslarda da gündeme taşındı. Bazı araştırmacılara göre dönemin büyük devletleri, Kafkasya’da kendilerine yakın bir siyasi yapı oluşturabilmek amacıyla Ermenistan’a diplomatik destek sağladı. Bununla birlikte bu desteğin kapsamı ve sürekliliği konusunda tarihçiler arasında farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.
Ankara’da şekillenmeye başlayan Millî Mücadele hareketi ise doğu sınırlarının güvence altına alınmasını stratejik bir zorunluluk olarak görüyordu. Çünkü Batı Cephesi’nde Yunan ilerleyişi sürerken doğuda yeni bir savaş ihtimali, sınırlı askerî kaynakların iki cephe arasında bölünmesine neden olabilirdi.
Sevr Antlaşması’nın Gölgesinde
10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması, Millî Mücadele’nin dış politika anlayışını doğrudan etkileyen gelişmelerden biri oldu. Antlaşmada öngörülen sınırlar, Doğu Anadolu’nun önemli bir bölümünün geleceğini uluslararası tahkim kararlarına bırakıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson’ın hakemliğinde belirlenmesi planlanan sınırlar, ilerleyen aylarda “Wilson Prensipleri” ve “Wilson Tahkimi” çerçevesinde farklı yorumlarla gündeme geldi. Bazı tarihçilere göre Ankara Hükûmeti açısından bu gelişme yalnızca diplomatik bir tehdit değil, aynı zamanda Millî Mücadele’nin meşruiyetini doğrudan ilgilendiren bir meseleydi.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sevr Antlaşması’nı hiçbir zaman kabul etmedi. Ankara’daki yönetim, antlaşmanın Osmanlı Hükûmeti tarafından imzalanmış olmasının Millî Mücadele açısından bağlayıcı olmadığını savunuyordu. Bu yaklaşım, ilerleyen süreçte yürütülecek diplomatik girişimlerin de temelini oluşturdu.
Doğu Cephesi’nde elde edilecek askerî başarıların yalnızca bölgesel güvenliği sağlamayacağı, aynı zamanda Sevr’in uygulanabilirliğini fiilen ortadan kaldıracağı düşünülüyordu.
Kazım Karabekir Paşa ve Doğu Cephesi’nin Stratejisi
Millî Mücadele’nin en deneyimli komutanlarından biri olan Kazım Karabekir Paşa, Doğu Cephesi’nin askerî ve siyasi gelişmelerinde belirleyici rol oynadı. Osmanlı ordusundan kalan disiplinli birliklerin önemli bir kısmı onun komutasındaydı ve bu durum doğu sınırlarında Ankara Hükûmeti’nin elini güçlendiriyordu.
1920 sonbaharında başlayan harekât sırasında Türk kuvvetleri kısa süre içinde Sarıkamış, Kağızman ve Kars çevresinde önemli ilerlemeler kaydetti. Özellikle Kars’ın yeniden kontrol altına alınması, hem askerî hem de psikolojik açıdan büyük önem taşıyordu. Çünkü şehir, yalnızca stratejik bir merkez değil, aynı zamanda bölgedeki güç dengelerini belirleyen sembolik bir konuma sahipti.
Bazı askerî tarihçilere göre Doğu Cephesi’nde yürütülen operasyonların başarısında yalnızca askerî planlama değil, bölgenin coğrafi yapısının doğru değerlendirilmesi de etkili oldu. Sert iklim koşulları, ulaşım zorlukları ve ikmal hatlarının korunması gibi unsurlar harekâtın her aşamasında dikkatle yönetildi.
Ermeni kuvvetlerinin geri çekilmeye başlamasıyla birlikte diplomatik çözüm arayışları hız kazandı. Çünkü savaşın uzaması yalnızca tarafları değil, Kafkasya’daki diğer siyasi aktörleri de doğrudan etkiliyordu. Özellikle Sovyet Rusya’nın bölgedeki ilerleyişi, tarafların zaman baskısı altında hareket etmesine neden olmuştu.
İşte bu koşullar altında, Gümrü’de başlayacak müzakereler yalnızca bir ateşkes görüşmesi değil, Millî Mücadele’nin uluslararası alandaki ilk ciddi diplomatik sınavı hâline gelecekti.
Gümrü’de Müzakere Masası Kurulurken
1920 yılının sonbaharında askerî dengeler hızla Ankara Hükûmeti lehine değişmeye başlamıştı. Doğu Cephesi’nde elde edilen başarılar, yalnızca cephedeki üstünlüğü değil, diplomatik pazarlık gücünü de artırıyordu. Bir devlet için savaş meydanında kazanılan üstünlük, çoğu zaman müzakere masasındaki konumunu belirler. Gümrü Antlaşması da bu ilişkinin somut örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir Paşa’nın yürüttüğü harekât sonucunda Ermeni ordusunun önemli ölçüde geri çekilmesi, Erivan yönetimini ateşkes arayışına yöneltti. Aynı dönemde Kafkasya’da Sovyet etkisinin giderek güçlenmesi de Ermenistan’ın hareket alanını daraltıyordu. Bazı araştırmacılara göre Ermeni hükûmeti, yalnızca Türk ordusunun askerî baskısıyla değil, aynı zamanda yaklaşan Sovyet ilerleyişi nedeniyle de hızlı bir anlaşma yapma ihtiyacı hissetmişti.
Müzakereler bugünkü Ermenistan sınırları içinde bulunan Gümrü şehrinde gerçekleştirildi. O dönem Alexandropol adıyla da bilinen şehir, Kafkasya’nın önemli ulaşım merkezlerinden biri olması nedeniyle görüşmeler için uygun bir zemin oluşturuyordu.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adına heyete Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlık etti. Heyetin temel hedefi, doğu sınırlarını güvence altına almak, Sevr Antlaşması’nın doğu hükümlerini fiilen geçersiz kılmak ve Ankara Hükûmeti’nin uluslararası alanda muhatap alınmasını sağlamaktı.
Bu son hedef, çoğu zaman askerî gelişmeler kadar önemlidir. Çünkü henüz İstanbul’daki Osmanlı Hükûmeti uluslararası çevreler tarafından resmen tanınırken, Ankara’daki Millî Mücadele yönetimi yeni oluşan bir siyasi otoriteydi. Gümrü’de yürütülen müzakereler, Ankara’nın ilk kez uluslararası bir antlaşmanın tarafı olması bakımından dikkat çekici bir gelişmeydi.
Antlaşmanın Temel Maddeleri
3 Aralık 1920 tarihinde imzalanan Gümrü Antlaşması, taraflar arasındaki savaşı sona erdirmeyi amaçlayan kapsamlı hükümler içeriyordu. Antlaşmanın maddeleri incelendiğinde yalnızca sınır düzenlemeleri değil, güvenlik, diplomasi ve karşılıklı ilişkileri ilgilendiren hükümler de dikkat çeker.
En önemli düzenlemelerden biri, Kars ve çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin kontrolünde kalmasının kabul edilmesiydi. Bunun yanında Sarıkamış, Kağızman ve Iğdır çevresindeki yeni fiilî durum da büyük ölçüde antlaşmaya yansımıştı.
Bazı maddeler, tarafların askerî faaliyetlerini sınırlandırmayı hedefliyordu. Ermenistan’ın belirli ölçüde silahsızlanması ve Türkiye aleyhine faaliyet gösterebilecek silahlı grupların desteklenmemesi gibi hükümler bunlar arasında yer alıyordu.
Antlaşmada ayrıca taraflar arasında diplomatik ilişkilerin geliştirilmesine yönelik ifadeler de bulunuyordu. Her ne kadar sonraki siyasi gelişmeler bu hükümlerinin tamamının uygulanmasını engellemiş olsa da, metin dönemin diplomatik anlayışını yansıtan önemli bir belge niteliğindedir.
Bazı tarihçilere göre Gümrü Antlaşması’nın en önemli yönlerinden biri, Sevr Antlaşması’nın doğu sınırlarına ilişkin hükümlerinin fiilen uygulanamaz hâle geldiğini göstermesidir. Çünkü savaş sahasında oluşan yeni denge, uluslararası belgelerde öngörülen sınır tasarımlarından oldukça farklı bir tablo ortaya çıkarmıştı.
Ankara Hükûmeti’nin İlk Uluslararası Muhataplığı
Gümrü Antlaşması’nın tarih yazımındaki öneminin büyük bölümü, hukuki ayrıntılarından çok siyasi anlamından kaynaklanır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, İstanbul’daki Osmanlı yönetiminden bağımsız bir siyasi otorite olarak hareket ediyor ve Millî Mücadele’yi bu anlayış üzerine inşa ediyordu. Ancak uluslararası sistem açısından bu yeni yönetimin meşruiyeti henüz kesinleşmiş değildi.
Bazı araştırmacılara göre Gümrü Antlaşması, Ankara’nın uluslararası alanda ilk kez bağımsız bir aktör olarak masaya oturduğunu göstermektedir. Bu nedenle antlaşma, yalnızca sınırları belirleyen bir belge değil, aynı zamanda yeni Türk devletinin diplomatik kimliğinin ilk örneklerinden biri olarak da değerlendirilmektedir.
Alternatif bir bakış açısı ise daha temkinlidir. Bu görüşü savunan tarihçiler, antlaşmanın imzalanmasından hemen sonra Ermenistan’da Sovyet yönetiminin kurulmasının hukuki süreci karmaşıklaştırdığını belirtir. Dolayısıyla bazı akademisyenlere göre Gümrü Antlaşması siyasi açıdan büyük önem taşısa da uluslararası hukuk bakımından uygulanma süresi oldukça kısa olmuştur.
Bu iki yaklaşım birbirini tamamen dışlamaz. Bir yandan antlaşmanın siyasi etkisi güçlü biçimde hissedilmiş, diğer yandan hukuki yürürlüğü kısa süre sonra değişen bölgesel dengeler nedeniyle farklı antlaşmalarla yer değiştirmiştir.
Sovyetler Birliği’nin Kafkasya Hamlesi
Gümrü Antlaşması imzalandığında Kafkasya’daki gelişmeler olağanüstü bir hızla ilerliyordu. Bolşevik yönetim, Rus İç Savaşı’nda üstünlüğü büyük ölçüde sağlamış ve yeniden Kafkasya’ya yönelmişti.
Kasım 1920’nin son günlerinde Sovyet kuvvetleri Ermenistan sınırlarına ulaştı. Çok kısa süre içerisinde Erivan’daki yönetim değişti ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ilan edildi.
İşte tam bu noktada Gümrü Antlaşması’nın ilginç tarihsel kaderi ortaya çıkar.
Antlaşmayı imzalayan Ermeni yönetimi birkaç gün içerisinde fiilen ortadan kalktı. Yeni Sovyet yönetimi ise önceki hükûmet tarafından imzalanan belgeyi farklı bir perspektiften değerlendirdi.
Bazı araştırmacılar bu nedenle Gümrü Antlaşması’nın teknik anlamda tam olarak yürürlüğe giremediğini ifade eder. Ancak aynı araştırmacılar, antlaşmanın ortaya koyduğu sınır anlayışının daha sonra Moskova ve özellikle 1921 tarihli Kars Antlaşması’na önemli ölçüde yansıdığına da dikkat çeker.
Dolayısıyla Gümrü, tek başına kalmış bir diplomatik belge olmaktan ziyade sonraki antlaşmaların hazırlayıcısı olarak da görülebilir.
Moskova ve Kars Antlaşmalarına Giden Yol
1921 yılına gelindiğinde Ankara Hükûmeti ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkiler yeni bir boyut kazandı. Ortak düşman olarak görülen İtilaf Devletleri karşısında iki taraf arasında pragmatik bir yakınlaşma oluştu.
16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması, iki taraf arasındaki siyasi çerçeveyi belirledi. Aynı yıl imzalanan Kars Antlaşması ise Güney Kafkasya cumhuriyetleriyle sınırları ayrıntılı biçimde düzenledi.
Bugün Türkiye’nin doğu sınırlarının hukuki temelini oluşturan esas belge Kars Antlaşması olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte birçok tarihçi, Kars Antlaşması’nın şekillenmesinde Gümrü’de ortaya çıkan diplomatik zeminin önemli rol oynadığını belirtmektedir.
Başka bir ifadeyle Gümrü, nihai durak değil; daha kalıcı uluslararası düzenlemelere açılan ilk kapıydı.
Bu yönüyle değerlendirildiğinde Gümrü Antlaşması’nın tarihsel önemi, yalnızca imzalandığı günle sınırlı değildir. Sonraki diplomatik süreci etkileyen ilk adımlardan biri olması, onu Millî Mücadele’nin en dikkat çekici dış politika başarıları arasında konumlandırmaktadır.
Tarih Yazımında Gümrü Antlaşması Nasıl Değerlendiriliyor?
Gümrü Antlaşması, Millî Mücadele döneminin en çok tartışılan diplomatik belgelerinden biri değildir; ancak taşıdığı anlam bakımından tarihçilerin üzerinde durduğu önemli metinlerden biridir. Bunun temel nedeni, antlaşmanın hem askerî başarıların ardından gelmesi hem de Ankara Hükûmeti’nin uluslararası ilişkiler alanındaki ilk büyük adımlarından biri olarak görülmesidir.
Türkiye’deki tarih yazımında yaygın kabul gören görüşlerden biri, Gümrü Antlaşması’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’nin imzaladığı ilk uluslararası antlaşma olduğu yönündedir. Bu yaklaşım, özellikle Millî Mücadele’nin diplomatik boyutunu öne çıkarır. Buna göre Ankara Hükûmeti, yalnızca savaş meydanlarında değil, diplomasi alanında da yeni bir siyasi irade ortaya koymuştur.
Bununla birlikte bazı araştırmacılar daha ihtiyatlı bir değerlendirme yapmaktadır. Onlara göre antlaşmanın imzalanmasının hemen ardından Ermenistan’da Sovyet yönetiminin kurulması, belgenin uluslararası hukuk bakımından uygulanmasını sınırlamıştır. Bu nedenle Gümrü Antlaşması’nın tarihsel önemini değerlendirirken, siyasi etkisi ile hukuki yürürlüğünü birbirinden ayırmak gerekir.
Alternatif bir bakış açısı ise Gümrü’yü, Millî Mücadele’nin uluslararası tanınma sürecinin başlangıç halkalarından biri olarak görür. Bu yoruma göre antlaşmanın en büyük başarısı, belirlediği sınırlar kadar Ankara Hükûmeti’nin muhatap kabul edilmesini sağlamış olmasıdır. Diplomasi tarihinde zaman zaman bir belgenin etkisi, yürürlük süresinden çok ortaya çıkardığı siyasi sonuçlarla ölçülür. Gümrü Antlaşması da bu açıdan dikkat çekici örneklerden biri sayılabilir.
Uluslararası Hukuk Açısından Gümrü Antlaşması
Uluslararası hukuk bakımından Gümrü Antlaşması’nın değerlendirilmesi, tarihçiler ve hukukçular arasında zaman zaman farklı yorumlara konu olmuştur. Bunun temel nedeni, antlaşmanın imzalanmasını takip eden günlerde Kafkasya’da yaşanan hızlı siyasi değişimdir.
Ermenistan Cumhuriyeti’nin Sovyet yönetimine geçmesi, antlaşmanın taraflarından birinin siyasal yapısını değiştirmiştir. Bazı hukukçular, bu nedenle antlaşmanın teknik anlamda uzun süreli bir uygulama alanı bulamadığını ifade etmektedir. Buna karşılık başka araştırmacılar, devletlerin devamlılığı ilkesi çerçevesinde antlaşmanın ortaya koyduğu siyasi sonuçların tamamen ortadan kalkmadığını savunmaktadır.
Her iki yaklaşımın ortak noktası ise şudur: Gümrü Antlaşması’nın ortaya koyduğu sınır anlayışı ve diplomatik zemin, 1921 yılında imzalanan Moskova ve Kars antlaşmalarına önemli ölçüde yansımıştır. Dolayısıyla Gümrü, hukuki tartışmalardan bağımsız olarak, Millî Mücadele’nin dış politika çizgisini şekillendiren temel kilometre taşlarından biri olmuştur.
Yeni Türkiye’nin Dış Politikasına Bıraktığı Miras
Ankara Hükûmeti’nin Millî Mücadele boyunca izlediği dış politika, askerî başarı ile diplomatik girişimlerin birlikte yürütülmesine dayanıyordu. Gümrü Antlaşması bu yaklaşımın ilk başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Antlaşmanın ardından Sovyet Rusya ile ilişkilerin gelişmesi, doğu sınırlarının büyük ölçüde güvence altına alınması ve diplomatik temasların artması, Batı Cephesi’ne daha fazla askerî ve siyasi kaynak ayrılmasına imkân tanıdı. Böylece Millî Mücadele’nin ana ağırlık merkezi Batı Anadolu’ya kaydırılabildi.
Bazı tarihçilere göre bu durum, Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz gibi sonraki askerî gelişmeler açısından dolaylı fakat önemli bir avantaj oluşturmuştur. Elbette bu başarıları yalnızca Gümrü Antlaşması’na bağlamak doğru olmaz. Ancak doğu sınırlarında sağlanan görece istikrarın Millî Mücadele’nin genel stratejisini desteklediği yönünde güçlü değerlendirmeler bulunmaktadır.
Cumhuriyet’in ilanından sonraki dış politika anlayışında da sınırların diplomatik yollarla güvence altına alınması önemli bir ilke hâline gelmiştir. Lozan Antlaşması bu sürecin en kapsamlı örneğini oluştururken, Gümrü ve onu izleyen Moskova ile Kars antlaşmaları, bu çizginin ilk halkaları arasında yer almıştır.
Tarihin Sessiz Dönüm Noktalarından Biri
Tarih, çoğu zaman büyük savaşlar, ihtişamlı zaferler ve geniş coğrafyaları değiştiren olaylarla hatırlanır. Oysa bazı gelişmeler vardır ki, etkileri ilk bakışta sınırlı görünse de uzun vadede çok daha kalıcı sonuçlar doğurur. Gümrü Antlaşması da bu tür olaylardan biri olarak değerlendirilebilir.
Savaşın hemen ardından imzalanması, değişen uluslararası dengeler içinde kısa sürede yeni gelişmelerle gölgede kalması ve daha sonra Moskova ile Kars antlaşmalarının gündeme gelmesi nedeniyle Gümrü, kamuoyunda çoğu zaman ikinci planda kalmıştır. Ancak bu durum, tarihsel önemini azaltmaz.
Bugünden geriye bakıldığında Gümrü Antlaşması, Millî Mücadele’nin yalnızca silahlı mücadeleden ibaret olmadığını gösteren önemli belgelerden biridir. Diplomasi, askerî başarı ve uluslararası meşruiyet arayışının aynı süreç içerisinde nasıl iç içe geçtiğini anlamak isteyenler için dikkatle incelenmesi gereken bir örnek sunar.
Bazı araştırmacılar onu “Yeni Türkiye’nin ilk uluslararası başarısı” olarak tanımlarken, bazıları bu ifadeyi hukuki açıdan daha temkinli kullanmayı tercih eder. Ancak her iki yaklaşım da Gümrü Antlaşması’nın Millî Mücadele’nin diplomatik tarihinde özel bir yere sahip olduğu konusunda büyük ölçüde birleşmektedir.
Ankara Hükûmeti’nin henüz Cumhuriyet ilan edilmeden önce uluslararası bir antlaşmaya taraf olması, yeni devlet anlayışının yalnızca cephede değil, diplomasi masasında da şekillendiğini göstermektedir. Bu nedenle Gümrü Antlaşması, yalnızca geçmişte kalmış bir belge değil; modern Türkiye’nin dış politika hafızasının oluşumunda önemli bir basamak olarak değerlendirilmeye devam etmektedir.
Türk antlaşmalar Tarihinde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Karlofça Antlaşması: Osmanlı İlk Büyük Toprak Kaybını Nasıl Yaşadı?
- Küçük Kaynarca: Osmanlı’yı Rusya’ya Bağımlı Hale Getiren Anlaşma
- Zitvatorok: Osmanlı Avrupa Karşısında İlk Kez Neden Geri Adım Attı?
- Kasr-ı Şirin: 400 Yıldır Değişmeyen Sınır Nasıl Çizildi?
- Yıllarca Süren Savaş Nasıl Bitti? Amasya Antlaşması’nın Perde Arkası
- Belgrad Antlaşması: Osmanlı Avrupa’da Gerçekten Güç Mü Kazandı, Yoksa Zaman mı Satın Aldı?
- Pasarofça: Osmanlı Neden Batı Karşısında Geri Çekilmeye Başladı?
- Prut Antlaşması: Osmanlı Rusya’yı Neden Tamamen Yok Etmedi?
- Yaş Antlaşması: Kırım’ın Kaybı Nasıl Resmileşti?
- Edirne Antlaşması (1829): Osmanlı Balkanları Nasıl Kaybetmeye Başladı?
- Balta Limanı Antlaşması: Osmanlı Ekonomisi Nasıl Dışa Bağımlı Hale Geldi?
- Hünkar İskelesi: Osmanlı Neden Rusya’ya Muhtaç Hale Geldi?
- Londra Boğazlar Sözleşmesi: Osmanlı Boğazları Nasıl Kaybetti?
- Paris Antlaşması (1856): Osmanlı Gerçekten Avrupa Devleti Oldu mu?
- Berlin Antlaşması: Balkanlar Nasıl Parçalandı?
- Ayastefanos Antlaşması: Büyük Bulgaristan Planı Gerçekten Nasıl Ortaya Çıktı?
- Kıbrıs Sözleşmesi: Osmanlı Adayı Neden İngiltere’ye Bıraktı?
- Uşi Antlaşması: Osmanlı Afrika’yı Nasıl Kaybetti?
- Mondros Mütarekesi: Osmanlı’yı Bitiren İmza
- Sevr Antlaşması: Türkiye Haritadan Nasıl Silinmek İstendi?
- Lozan Antlaşması: Gerçekten Bir Zafer mi, Zorunlu Bir Uzlaşma mı?
- Moskova Antlaşması: Türkiye-Sovyet Yakınlaşması Nasıl Başladı?
- Tek Bir İmza Savaşı Bitirdi: Ankara Antlaşması’yla Güney Cephesi Nasıl Kapandı?
- Kars Antlaşması: Türkiye’nin Doğu Sınırı Nasıl Belirlendi?
- Mudanya Ateşkesi: Savaş Bitmeden Zafer Nasıl Kazanıldı?
- Montrö Sözleşmesi: Türkiye Boğazları Nasıl Geri Aldı?
- Brest-Litovsk: Osmanlı Kaybettiği Toprakları Nasıl Geri Aldı?
- Osmanlı-Alman Gizli Antlaşması: İmparatorluk Savaşa Neden Girdi?
- Osmanlı-Venedik Antlaşmaları: Ticaret Uğruna Neler Verildi?