Bir ülkenin kaderi bazen tek bir savaşta, bazen de tek bir diplomatik masada değişir. Türk tarihine bakıldığında her iki örneğin de izlerine rastlamak mümkündür. 1453 yılında İstanbul’un fethiyle birlikte Boğazlar üzerindeki egemenlik büyük ölçüde Osmanlı Devleti’nin denetimine geçmişti. Ancak yüzyıllar sonra aynı Boğazlar, uluslararası siyasetin en karmaşık meselelerinden biri hâline geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin yenilgisiyle başlayan süreç, Boğazların uluslararası bir komisyon tarafından yönetildiği ve Türkiye’nin kendi topraklarında tam anlamıyla egemen olamadığı sıra dışı bir dönemi beraberinde getirdi.
Peki yalnızca on üç yıl sonra ne değişti? Lozan Antlaşması ile kabul edilen düzen neden yeniden tartışmaya açıldı? Türkiye, büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği Boğazlar üzerinde nasıl yeniden tam egemenlik kurabildi?
Montrö Boğazlar Sözleşmesi, yalnızca bir uluslararası hukuk metni değildir. Aynı zamanda genç Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomasi alanındaki en dikkat çekici başarılarından biri olarak değerlendirilir. Bazı tarihçilere göre bu sözleşme, askeri bir zafer kazanılmadan elde edilen en önemli stratejik kazanımlardan biridir. Bazı araştırmacılar ise Montrö’yü, II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da değişen güç dengelerini doğru okuyan Türk diplomasisinin ürünü olarak görmektedir.
Bugün Karadeniz’de yaşanan her kriz, savaş gemilerinin geçişine ilişkin her uluslararası tartışma ve Boğazlar üzerinden yapılan her stratejik değerlendirme, doğrudan ya da dolaylı biçimde Montrö Sözleşmesi’ne dayanır. Aradan geçen yaklaşık bir asra rağmen sözleşmenin güncelliğini koruması, onun yalnızca dönemsel bir çözüm olmadığını da göstermektedir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Uzanan Boğazlar Meselesi
İstanbul ve Çanakkale Boğazları, tarih boyunca yalnızca iki denizi birbirine bağlayan doğal su yolları olmadı. Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan bu geçitler, ticaret yollarının, askeri hareketliliğin ve büyük devlet rekabetlerinin merkezinde yer aldı.
Osmanlı Devleti uzun yıllar boyunca Boğazlar üzerinde mutlak hâkimiyet kurmuştu. Özellikle yükselme döneminde yabancı savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesine büyük ölçüde izin verilmiyordu. Bu durum zamanla uluslararası hukukta “kapalı deniz” anlayışının önemli örneklerinden biri olarak kabul edildi.
Ancak XIX. yüzyılda Avrupa’daki güç dengelerinin değişmesiyle birlikte Boğazlar uluslararası diplomasinin en önemli başlıklarından biri hâline geldi. Rusya, Karadeniz’den Akdeniz’e güvenli çıkış sağlamak istiyordu. İngiltere ise Akdeniz’deki üstünlüğünü korumaya çalışıyordu. Fransa farklı dönemlerde bu iki politika arasında değişen yaklaşımlar sergilerken Avusturya ve daha sonra Almanya da denge siyasetinin önemli aktörleri hâline geldi.
1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması, Boğazlar meselesinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülür. Antlaşmanın gizli maddeleri Avrupa devletlerinde ciddi endişe oluşturmuş, Osmanlı Devleti’nin Rusya’nın etkisi altına girdiği yönünde değerlendirmeler yapılmıştır. Bunun ardından 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi imzalanmış ve Boğazlar ilk kez çok taraflı uluslararası hukuk düzenlemelerinin konusu hâline gelmiştir.
İlerleyen yıllarda Kırım Savaşı, Berlin Antlaşması ve Birinci Dünya Savaşı gibi gelişmeler Boğazların statüsünü sürekli değiştirdi. Bu süreç, Osmanlı Devleti’nin giderek zayıflamasıyla birlikte yabancı devletlerin müdahalelerine daha açık hâle geldi.
Bazı tarihçilere göre XIX. yüzyıl boyunca yaşanan Boğazlar diplomasisi, aslında “Doğu Sorunu” olarak adlandırılan geniş uluslararası rekabetin en önemli parçalarından biriydi. Çünkü Boğazları kontrol eden devlet yalnızca Anadolu’yu değil, Karadeniz havzasındaki ticaret ve güvenlik dengesini de büyük ölçüde etkileyebiliyordu.
Lozan Antlaşması Sonrası Yeni Düzen
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde Boğazlar konusu yeniden masaya geldi. Lozan Barış Konferansı sırasında en uzun tartışmalardan biri Boğazların geleceği üzerine yapıldı.
Türk heyeti tam egemenlik ilkesini savunurken özellikle İngiltere farklı bir yaklaşım benimsiyordu. Savaşın ardından uluslararası ticaretin kesintiye uğramaması ve deniz ulaşımının güvence altına alınması amacıyla Boğazların uluslararası denetime açık olması gerektiği düşünülüyordu.
Sonuçta taraflar arasında bir uzlaşma sağlandı.
1923 tarihli Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlardan ticaret gemilerinin serbest geçişi kabul edildi. Bunun yanında savaş gemileri için de belirli kurallar oluşturuldu. Ancak Türkiye açısından en dikkat çekici düzenleme farklıydı.
Boğazların her iki yakasında geniş bir bölge askerden arındırıldı.
Daha da önemlisi Boğazların yönetimi tamamen Türkiye’ye bırakılmadı. Uluslararası Boğazlar Komisyonu adı verilen yapı oluşturuldu ve bu komisyon Milletler Cemiyeti’nin gözetiminde faaliyet göstermeye başladı.
Hukuken Boğazlar Türk toprağı olmaya devam ediyordu. Ancak güvenlik ve yönetim konusunda Türkiye’nin hareket alanı oldukça sınırlıydı.
Bu durum genç Cumhuriyet açısından önemli bir çelişki oluşturuyordu.
Mustafa Kemal Atatürk ve dönemin devlet yöneticileri Lozan’ın genel kazanımlarını büyük bir başarı olarak değerlendirmekle birlikte, Boğazlar rejiminin ilerleyen yıllarda yeniden ele alınabileceğini de öngörüyordu. Nitekim Lozan görüşmeleri sırasında İsmet İnönü de Türkiye’nin güvenlik ihtiyaçlarının zaman içinde değişebileceğini çeşitli vesilelerle dile getirmişti.
Bazı araştırmacılara göre Türkiye, 1923 yılında uluslararası şartlar nedeniyle Boğazlar konusunda istediği sonuca ulaşamamış; ancak diplomatik zemini tamamen kaybetmemeyi tercih etmiştir. Alternatif bir bakış açısına göre ise dönemin önceliği yeni kurulan devletin uluslararası alanda tanınması ve barışın sağlanması olduğundan, Boğazlar meselesi bilinçli şekilde gelecekte yeniden müzakere edilebilecek bir konu olarak bırakılmıştır.
Avrupa’da Değişen Güç Dengeleri
1920’li yılların sonlarına gelindiğinde uluslararası sistem hızla değişmeye başladı. Lozan’da kurulan güvenlik düzeni giderek zayıflıyordu.
İtalya’da Benito Mussolini yönetimi Akdeniz’de yayılmacı bir politika izlemeye başlamıştı. Almanya’da Adolf Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte Versailles Antlaşması’nın getirdiği sınırlamalar sorgulanıyor, Avrupa’da yeniden silahlanma hız kazanıyordu.
1935 yılında İtalya’nın Habeşistan’ı işgali yalnızca Afrika’yı ilgilendiren bir gelişme değildi. Bu olay, Milletler Cemiyeti’nin uluslararası güvenliği koruma kapasitesinin ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Türkiye açısından ise daha önemli bir sonuç ortaya çıktı: Lozan’da Boğazların güvenliğini dolaylı olarak garanti ettiği düşünülen uluslararası sistem artık eskisi kadar güçlü görünmüyordu.
Ankara yönetimi bu gelişmeleri dikkatle takip etti. Türkiye’nin temel yaklaşımı herhangi bir blok siyasetine dâhil olmadan mevcut uluslararası ortamı diplomatik yollarla değerlendirmekti. Amaç, Boğazların savunmasını yeniden Türk ordusunun kontrolüne bırakacak hukuki zemini oluşturmaktı.
İşte Montrö sürecini başlatacak diplomatik girişimler de tam bu noktada şekillenmeye başladı.
Montrö Konferansı’na Giden Diplomatik Yol
1930’lu yılların ortalarına gelindiğinde Avrupa’da kurulan barış düzeninin kalıcılığına ilişkin iyimser hava büyük ölçüde dağılmıştı. Almanya’nın yeniden silahlanması, İtalya’nın saldırgan dış politikası ve Milletler Cemiyeti’nin uluslararası krizlerde beklenen etkiyi gösterememesi, yalnızca büyük devletleri değil, Türkiye gibi bölgesel güvenlik dengelerine önem veren ülkeleri de yeni arayışlara yöneltti.
Türkiye açısından mesele oldukça açıktı. Lozan Boğazlar Sözleşmesi hazırlanırken esas alınan uluslararası güvenlik ortamı artık değişmişti. Dolayısıyla değişen şartlar karşısında Boğazların askerden arındırılmış olarak kalması, ülke güvenliği açısından ciddi bir risk oluşturmaya başlamıştı.
1936 yılının Nisan ayında Türkiye, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’ne taraf olan devletlere diplomatik bir nota göndererek yeni bir konferans düzenlenmesini önerdi. Bu girişim, uluslararası hukuk açısından dikkat çekici bir adımdı. Ankara yönetimi mevcut düzeni tek taraflı olarak ihlal etmek yerine, değişen uluslararası koşulları gerekçe göstererek tarafları yeniden müzakereye davet ediyordu.
Bazı tarihçilere göre bu yöntem, Cumhuriyet diplomasisinin en önemli başarılarından biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türkiye, taleplerini güç kullanma tehdidiyle değil, uluslararası hukuk ve ortak güvenlik ilkeleri çerçevesinde dile getiriyordu.
Alternatif bir bakış açısına göre ise büyük devletlerin kendi güvenlik kaygıları da Türkiye’nin taleplerine olumlu yaklaşılmasını kolaylaştırdı. Özellikle Sovyetler Birliği, Karadeniz’in güvenliği açısından Boğazların dost bir devlet tarafından kontrol edilmesini kendi çıkarlarıyla uyumlu görüyordu. İngiltere ise Akdeniz’de İtalya’nın artan etkisini dikkate alarak Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmeyi tercih etmiş olabilir.
Montrö’de Bir Araya Gelen Devletler
Konferans, 22 Haziran 1936 tarihinde İsviçre’nin Montrö kentinde başladı.
Toplantıya Türkiye’nin yanı sıra Birleşik Krallık, Fransa, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Japonya, Yugoslavya ve Avustralya katıldı. İtalya ise Habeşistan Krizi nedeniyle uygulanan yaptırımlardan dolayı ilk aşamada konferansta yer almadı; daha sonra sözleşmeye katılan devletlerden biri oldu.
Türkiye heyetine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlık ediyordu. Heyetin temel hedefi oldukça netti:
- Boğazların yeniden silahlandırılması,
- Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun kaldırılması,
- Boğazların yönetiminin tamamen Türkiye’ye bırakılması,
- Türkiye’nin savaş ve güvenlik durumlarında geçişleri denetleyebilmesi.
Bu hedefler ilk bakışta oldukça iddialı görünüyordu. Çünkü Boğazlar yalnızca Türkiye’nin değil, Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin ve Akdeniz’deki deniz güçlerinin de doğrudan ilgilendiği stratejik bir bölgeydi.
Buna rağmen konferans süreci beklenenden daha uzlaşmacı ilerledi.
Bunun en önemli nedenlerinden biri, Avrupa’daki güvenlik ortamının hızla kötüleşmesiydi. Tarafların büyük bölümü artık Lozan’daki düzenin sürdürülebilir olmadığını kabul etmeye başlamıştı.
Büyük Devletlerin Farklı Hesapları
Montrö Konferansı’nın başarısını anlamak için yalnızca Türkiye’nin taleplerine değil, diğer devletlerin beklentilerine de bakmak gerekir.
Sovyetler Birliği, Karadeniz’e kıyısı olmayan büyük donanmaların serbest şekilde Karadeniz’e girmesini istemiyordu. Bu nedenle savaş gemilerine getirilecek sınırlamaları destekledi.
İngiltere ise başlangıçta deniz ulaşımının serbestliği konusunda hassas davranmasına rağmen, Akdeniz’de değişen dengeler nedeniyle Türkiye’nin güvenlik kaygılarını tamamen göz ardı etmedi.
Fransa da Avrupa’da Almanya’nın yükselişini dikkatle izliyor ve Türkiye ile iyi ilişkileri sürdürmenin stratejik önem taşıdığını düşünüyordu.
Romanya ve Bulgaristan gibi Karadeniz devletleri ise bölgesel güvenliğin korunmasını öncelikli meselelerden biri olarak değerlendiriyordu.
Bazı araştırmacılara göre Montrö’nün başarısı, tarafların aynı görüşte olmasından değil, farklı çıkarlarının belirli bir noktada kesişmesinden kaynaklandı. Her devlet farklı gerekçelerle masaya oturmuş olsa da ortaya çıkan uzlaşma ortak güvenlik anlayışını güçlendiren bir metin oluşturdu.
20 Temmuz 1936: Yeni Bir Dönemin Başlangıcı
Yaklaşık bir aylık görüşmelerin ardından 20 Temmuz 1936 tarihinde Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandı.
Bu tarih, Türk diplomasi tarihinde önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.
Sözleşmeyle birlikte Lozan Boğazlar Rejimi büyük ölçüde değiştirildi.
Türkiye’nin elde ettiği başlıca kazanımlar şunlardı:
Boğazların Silahsızlandırılması Sona Erdi
Lozan’dan beri askerden arındırılmış olan İstanbul ve Çanakkale Boğazları yeniden tahkim edilebilecekti.
Bu yalnızca askeri bir düzenleme değildi. Aynı zamanda Türkiye’nin kendi güvenlik politikalarını bağımsız şekilde uygulayabilmesi anlamına geliyordu.
Uluslararası Boğazlar Komisyonu Kaldırıldı
Lozan sonrasında oluşturulan Uluslararası Boğazlar Komisyonu tamamen kaldırıldı.
Böylece Boğazların yönetimi doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne geçti.
Bu değişiklik, egemenlik hakkının yeniden tesis edilmesi açısından sözleşmenin en önemli sonuçlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Ticaret Gemileri İçin Serbest Geçiş Korundu
Montrö yalnızca Türkiye’nin haklarını artıran bir belge değildir.
Uluslararası ticaretin devamlılığı da korunmuştur.
Barış zamanında ticaret gemileri büyük ölçüde serbest geçiş hakkını sürdürmüştür. Böylece Karadeniz ekonomisinin uluslararası ticaretle bağlantısı kesilmemiştir.
Bu yönüyle sözleşme, güvenlik ile ekonomik serbestlik arasında denge kurmaya çalışan bir metin olarak görülebilir.
Savaş Gemilerine Ayrıntılı Kurallar Getirildi
Montrö’nün en dikkat çekici bölümü savaş gemilerine ilişkin hükümleridir.
Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin gönderebileceği savaş gemilerinin toplam tonajına sınırlamalar getirildi.
Bu gemilerin Karadeniz’de kalabilecekleri süre de belirli sınırlar içine alındı.
Karadeniz’e kıyısı bulunan devletler ise bazı ilave haklara sahip olmakla birlikte onların da belirli bildirim yükümlülükleri bulunuyordu.
Bu düzenlemeler, Karadeniz’in büyük deniz güçleri arasında sınırsız bir rekabet alanına dönüşmesini önlemeyi amaçlıyordu.
Türkiye’nin Savaş Dönemindeki Yetkileri
Montrö Sözleşmesi’nin en çok tartışılan hükümlerinden biri Türkiye’nin savaş dönemlerinde sahip olduğu yetkilerdir.
Türkiye savaşın dışında kalmışsa belirli koşullar altında savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişini sınırlandırabilmektedir.
Türkiye doğrudan savaşın tarafı hâline gelirse Boğazların kullanımı konusunda çok daha geniş takdir yetkisine sahip olmaktadır.
Bir başka önemli hüküm ise Türkiye’nin kendisini yakın bir savaş tehdidi altında görmesi durumunda uygulanabilecek özel düzenlemelerdir.
Bazı hukukçulara göre bu hükümler, devletlerin meşru müdafaa hakkı ile uluslararası deniz ulaşımının sürekliliği arasında kurulmaya çalışılan hassas dengeyi yansıtmaktadır.
Bu maddeler sayesinde Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını yalnızca kâğıt üzerinde değil, uygulamada da önemli ölçüde güçlendirmiş oldu.
1936’da kabul edilen bu düzenlemelerin etkisi ise yalnızca II. Dünya Savaşı yıllarıyla sınırlı kalmayacak, Soğuk Savaş boyunca ve XXI. yüzyıldaki Karadeniz krizlerinde de uluslararası diplomasinin temel referanslarından biri olmaya devam edecekti.
II. Dünya Savaşı’nda Montrö’nün Stratejik Önemi
Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin gerçek değeri, imzalandığı 1936 yılından yalnızca üç yıl sonra ortaya çıkmaya başladı. Avrupa yeniden büyük bir savaşın eşiğine gelirken, Boğazların hangi kurallarla yönetileceği yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın önde gelen devletlerinin de yakından takip ettiği bir konu hâline geldi.
1939 yılında II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte Karadeniz, savaşın doğrudan cephelerinden biri olmasa da büyük güçlerin stratejik hesaplarında önemli bir yer tuttu. Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması, Karadeniz’deki deniz hareketliliğini artırırken Türkiye, Montrö hükümlerini dikkatle uygulamaya devam etti.
Türkiye savaş boyunca tarafsız kalmaya çalıştı. Bu politikanın başarıyla sürdürülebilmesinde Montrö Sözleşmesi’nin sağladığı hukuki çerçevenin önemli bir rol oynadığı kabul edilmektedir. Türkiye, sözleşmenin kendisine tanıdığı yetkilere dayanarak savaşan devletlerin savaş gemilerinin geçişini büyük ölçüde sınırlandırdı.
Bazı tarihçilere göre bu uygulama, Karadeniz’in savaşın daha geniş bir deniz cephesine dönüşmesini önleyen faktörlerden biri oldu. Alternatif bir bakış açısına göre ise savaşın genel seyri düşünüldüğünde Montrö’nün etkisi tek başına belirleyici değildi; ancak bölgesel güvenlik açısından önemli bir denge unsuru oluşturduğu söylenebilir.
Bu dönemde Türkiye’nin temel önceliği, savaşın doğrudan tarafı hâline gelmemek ve ülke güvenliğini korumaktı. Montrö, bu politikanın uluslararası hukuk bakımından en güçlü dayanaklarından biri hâline geldi.
Soğuk Savaş’ın Başlaması ve Boğazlar Üzerindeki Baskılar
II. Dünya Savaşı’nın sona ermesi, Boğazlar üzerindeki tartışmaları bitirmedi. Aksine, yeni kurulan iki kutuplu dünya düzeni, Montrö Sözleşmesi’nin önemini daha da artırdı.
Sovyetler Birliği, savaş sonrasında Boğazların güvenliği konusunda yeni talepler ileri sürdü. Moskova yönetimi, Türkiye ile ortak savunma düzenlemeleri yapılmasını ve Boğazların güvenliğinde daha etkin rol üstlenmeyi önerdi. Ankara ise bu taleplerin Türkiye’nin egemenlik haklarını sınırlandırabileceği değerlendirmesiyle önerilere sıcak yaklaşmadı.
Bazı araştırmacılara göre bu gelişmeler, Türkiye’nin Batı Bloğu’na yönelmesinde etkili olan faktörlerden biri oldu. Nitekim 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya katılmasıyla birlikte Boğazlar, yalnızca ulusal güvenlik açısından değil, ittifakın güneydoğu kanadı bakımından da stratejik bir konuma ulaştı.
Buna rağmen Türkiye, Montrö Sözleşmesi’ni değiştirmek yerine mevcut hükümleri uygulamayı sürdürdü. Bu tercih, uluslararası hukuka bağlılık ve bölgesel istikrar açısından dikkat çekici bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
Montrö Neden Hâlâ Güncelliğini Koruyor?
Aradan geçen yaklaşık doksan yıl boyunca dünya siyasetinde büyük değişimler yaşandı. Sovyetler Birliği dağıldı, Soğuk Savaş sona erdi ve Karadeniz’e kıyısı bulunan devletlerin sayısı arttı. Ancak Montrö Sözleşmesi yürürlükte kalmaya devam etti.
Bunun temel nedenlerinden biri, sözleşmenin yalnızca dönemsel bir siyasi uzlaşma değil, ayrıntılı bir deniz hukuku düzenlemesi olmasıdır.
Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemileri için getirilen tonaj sınırlamaları bugün de uygulanmaktadır.
Önceden bildirim yapılması zorunluluğu devam etmektedir.
Karadeniz’de kalış sürelerine ilişkin hükümler de uluslararası uygulamanın önemli parçalarından biri olmayı sürdürmektedir.
Bu nedenle Karadeniz’de yaşanan her yeni kriz sırasında kamuoyunda Montrö yeniden tartışma konusu olmaktadır.
2022 yılında Rusya ile Ukrayna arasında başlayan savaş sonrasında Türkiye, Montrö Sözleşmesi’nin ilgili hükümlerini uygulayacağını açıkladı. Böylece savaşan tarafların savaş gemilerine ilişkin geçiş rejimi yeniden uluslararası gündemin merkezine yerleşti.
Bazı hukukçulara göre bu süreç, Montrö’nün yalnızca tarihî bir belge olmadığını, günümüz uluslararası hukukunda da işlevini koruduğunu göstermektedir.
“Türkiye Boğazları Geri Aldı” İfadesi Ne Kadar Doğru?
Kamuoyunda Montrö için sıkça kullanılan ifadelerden biri “Türkiye Boğazları geri aldı” şeklindedir. Ancak tarihsel açıdan bu cümleyi biraz daha dikkatli değerlendirmek gerekir.
Lozan Antlaşması sonrasında Boğazlar hukuken Türkiye sınırları içinde bulunmaya devam ediyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin toprak egemenliği tamamen ortadan kalkmış değildi.
Bununla birlikte Boğazların askerden arındırılması ve Uluslararası Boğazlar Komisyonu’nun varlığı, egemenlik yetkilerinin önemli ölçüde sınırlandığı anlamına geliyordu.
Montrö ile birlikte bu sınırlamalar büyük ölçüde kaldırıldı.
Bu nedenle birçok tarihçi, “Boğazların geri alınması” ifadesini tam anlamıyla coğrafi bir geri kazanım olarak değil, egemenlik haklarının yeniden tam olarak kullanılabilmesi şeklinde yorumlamaktadır.
Alternatif bir bakış açısına göre ise Montrö, Türkiye’nin kaybettiği bir toprağı değil, eksik kalan egemenlik yetkilerini yeniden tesis ettiği diplomatik bir dönüm noktasıdır.
Tarih Yazımındaki Farklı Yaklaşımlar
Montrö Sözleşmesi üzerine çalışan tarihçiler ve uluslararası hukuk uzmanları arasında bazı yorum farklılıkları bulunmaktadır.
Bir görüşe göre Montrö, Cumhuriyet diplomasisinin en büyük uluslararası başarısıdır. Çünkü Türkiye hiçbir askerî çatışmaya girmeden Lozan’da kabul etmek zorunda kaldığı sınırlamaları değiştirmeyi başarmıştır.
Başka bir görüş ise başarıda yalnızca Türk diplomasisinin değil, Avrupa’daki değişen uluslararası şartların da belirleyici olduğunu vurgular. Eğer 1930’lu yıllarda Avrupa yeniden silahlanma sürecine girmemiş olsaydı, büyük devletlerin Lozan düzenini değiştirmeye daha isteksiz davranabilecekleri ileri sürülmektedir.
Bu iki yaklaşım birbirini tamamen dışlamaz. Türkiye’nin diplomatik girişimleri ile dönemin uluslararası şartlarının birlikte değerlendirilmesi, daha dengeli bir tarih okuması sunmaktadır.
Türk Diplomasi Tarihindeki Yeri
Osmanlı Devleti’nin son döneminde imzalanan birçok antlaşma, çoğunlukla askerî yenilgilerin ardından yapılmış ve devletin hareket alanını daraltmıştır.
Cumhuriyet döneminde ise farklı bir tablo ortaya çıkmıştır.
Lozan ile uluslararası tanınma sağlanmış, Montrö ile egemenlik yetkileri genişletilmiş, Hatay meselesi ise büyük ölçüde diplomatik yollarla çözüme kavuşturulmuştur.
Bu kronoloji içerisinde Montrö Sözleşmesi, Türkiye’nin uluslararası hukuk mekanizmalarını etkin biçimde kullanabildiğini gösteren en önemli örneklerden biri olarak kabul edilir.
Bugün Boğazlardan geçen her ticaret gemisi, her savaş gemisi bildirimi ve Karadeniz’e ilişkin her uluslararası güvenlik tartışması, doğrudan ya da dolaylı olarak 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan bu sözleşmenin hükümlerine dayanır.
Yaklaşık bir asır önce İsviçre’nin sakin bir kentinde yürütülen diplomatik müzakereler, günümüzde dahi Karadeniz güvenlik mimarisinin temel taşlarından biri olmayı sürdürmektedir. Bu durum, bazı uluslararası hukuk metinlerinin yalnızca kendi dönemlerini değil, sonraki nesilleri de şekillendirebildiğini gösteren dikkat çekici örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Türk antlaşmalar Tarihinde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Karlofça Antlaşması: Osmanlı İlk Büyük Toprak Kaybını Nasıl Yaşadı?
- Küçük Kaynarca: Osmanlı’yı Rusya’ya Bağımlı Hale Getiren Anlaşma
- Zitvatorok: Osmanlı Avrupa Karşısında İlk Kez Neden Geri Adım Attı?
- Kasr-ı Şirin: 400 Yıldır Değişmeyen Sınır Nasıl Çizildi?
- Yıllarca Süren Savaş Nasıl Bitti? Amasya Antlaşması’nın Perde Arkası
- Belgrad Antlaşması: Osmanlı Avrupa’da Gerçekten Güç Mü Kazandı, Yoksa Zaman mı Satın Aldı?
- Pasarofça: Osmanlı Neden Batı Karşısında Geri Çekilmeye Başladı?
- Prut Antlaşması: Osmanlı Rusya’yı Neden Tamamen Yok Etmedi?
- Yaş Antlaşması: Kırım’ın Kaybı Nasıl Resmileşti?
- Edirne Antlaşması (1829): Osmanlı Balkanları Nasıl Kaybetmeye Başladı?
- Balta Limanı Antlaşması: Osmanlı Ekonomisi Nasıl Dışa Bağımlı Hale Geldi?
- Hünkar İskelesi: Osmanlı Neden Rusya’ya Muhtaç Hale Geldi?
- Londra Boğazlar Sözleşmesi: Osmanlı Boğazları Nasıl Kaybetti?
- Paris Antlaşması (1856): Osmanlı Gerçekten Avrupa Devleti Oldu mu?
- Berlin Antlaşması: Balkanlar Nasıl Parçalandı?
- Ayastefanos Antlaşması: Büyük Bulgaristan Planı Gerçekten Nasıl Ortaya Çıktı?
- Kıbrıs Sözleşmesi: Osmanlı Adayı Neden İngiltere’ye Bıraktı?
- Uşi Antlaşması: Osmanlı Afrika’yı Nasıl Kaybetti?
- Mondros Mütarekesi: Osmanlı’yı Bitiren İmza
- Sevr Antlaşması: Türkiye Haritadan Nasıl Silinmek İstendi?
- Lozan Antlaşması: Gerçekten Bir Zafer mi, Zorunlu Bir Uzlaşma mı?
- Gümrü Antlaşması: Yeni Türkiye’nin İlk Uluslararası Başarısı
- Moskova Antlaşması: Türkiye-Sovyet Yakınlaşması Nasıl Başladı?
- Tek Bir İmza Savaşı Bitirdi: Ankara Antlaşması’yla Güney Cephesi Nasıl Kapandı?
- Kars Antlaşması: Türkiye’nin Doğu Sınırı Nasıl Belirlendi?
- Mudanya Ateşkesi: Savaş Bitmeden Zafer Nasıl Kazanıldı?
- Brest-Litovsk: Osmanlı Kaybettiği Toprakları Nasıl Geri Aldı?
- Osmanlı-Alman Gizli Antlaşması: İmparatorluk Savaşa Neden Girdi?
- Osmanlı-Venedik Antlaşmaları: Ticaret Uğruna Neler Verildi?