Türk Tarihi

İstanbul Antlaşması (1724) – İran Paylaşımı

1724 İstanbul Antlaşması, Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında İran'daki güç boşluğunu temel alan önemli bir diplomatik uzlaşmaydı. Safevî Devleti'nin zayıflamasıyla şekillenen bu antlaşma, Kafkasya'nın jeopolitiğini değiştirmiş; ancak Nadir Şah'ın yükselişiyle kısa sürede geçerliliğini yitirmiştir.
1724 İstanbul Antlaşması sırasında Osmanlı ve Rus temsilcilerinin İran ve Kafkasya haritaları üzerinde müzakere ettiği tarihî sahne.

Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı’nın XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinde imzaladığı İstanbul Antlaşması, yalnızca iki devlet arasındaki diplomatik bir uzlaşma değildi. Bazı tarihçilerin değerlendirmesine göre bu antlaşma, Kafkasya ve İran coğrafyasının geleceğini etkileyen en önemli uluslararası anlaşmalardan biri olarak görülebilir. Safevî Devleti’nin çözülme sürecine girdiği bir dönemde yapılan bu paylaşım, güç dengelerinin nasıl hızla değişebildiğini gösteren dikkat çekici örneklerden biridir.

İlk bakışta yalnızca sınırların yeniden çizildiği teknik bir anlaşma gibi görünse de, İstanbul Antlaşması’nın arkasında büyük devletlerin rekabeti, ticaret yollarının kontrolü, mezhep siyaseti ve jeopolitik hesaplar bulunuyordu. İran henüz tamamen ortadan kalkmamıştı; ancak merkezi otoritesi ciddi biçimde zayıflamıştı. Osmanlı Devleti batıdaki uzun savaşların ardından doğuda yeniden etkinlik kurmayı amaçlarken, Rusya ise I. Petro’nun reformları sayesinde Hazar Denizi ve Kafkasya yönünde genişlemeye başlamıştı.

Bazı araştırmacılara göre bu antlaşma, XVIII. yüzyılda “güç boşluğunun paylaşılması” anlayışının erken örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Alternatif bir bakış açısı ise anlaşmanın aslında geçici bir çözüm olduğu ve bölgede kalıcı istikrar sağlayamadığı yönündedir. Gerçekten de ilerleyen yıllarda yaşanacak gelişmeler, bu görüşü önemli ölçüde destekleyecektir.

Safevî Devleti’nin Çözülüşü ve Güç Boşluğunun Ortaya Çıkışı

XVIII. yüzyılın başlarında Safevî Devleti, kuruluş dönemindeki askerî ve siyasi dinamizmini büyük ölçüde kaybetmişti. Uzun süren savaşlar, ekonomik sorunlar, merkezî yönetimde yaşanan zafiyetler ve eyaletlerde artan otorite boşluğu devletin direncini azaltıyordu.

Özellikle Afgan Hotak kabilesinin isyanı, Safevî Devleti açısından dönüm noktası oldu. 1722 yılında Mahmud Hotak’ın kuvvetleri İsfahan’ı ele geçirerek Şah Sultan Hüseyin’i tahttan çekilmeye zorladı. İran’ın siyasi merkezi fiilen çökmüş, ülkenin geniş bölgelerinde farklı güç odakları ortaya çıkmıştı.

Bu gelişme yalnızca İran’ın iç meselesi olarak kalmadı. Osmanlı Devleti ve Rusya, doğrudan sınır komşuları olan bu büyük devletin çöküşünün kendi güvenliklerini ve çıkarlarını etkileyeceğini düşünüyordu.

Osmanlı yönetimi açısından doğu sınırında kontrolsüz bir siyasi yapı oluşması ciddi bir güvenlik riskiydi. Rusya ise Hazar Denizi kıyılarında kalıcı bir nüfuz elde etmeyi hedefliyordu. Böylece iki büyük güç aynı coğrafyada karşı karşıya gelmeye başladı.

Bazı tarihçilere göre Safevî Devleti’nin çöküşü, Avrupa’da daha sonra görülecek “Doğu Sorunu” anlayışının farklı bir örneği niteliğindeydi. Büyük devletler, zayıflayan bir komşunun mirası üzerinde nüfuz mücadelesine girişmişti.

Büyük Petro’nun Hazar Politikası

Rus Çarı I. Petro, yalnızca Avrupa’da değil, Asya’da da Rusya’yı güçlü bir devlet hâline getirmeyi amaçlıyordu. Baltık Denizi’ne açılmayı başaran Petro, gözünü Hazar Denizi’ne ve Kafkasya’ya çevirmişti.

1722 yılında başlatılan İran Seferi, bu stratejinin önemli bir parçasıydı. Rus orduları Derbent’i kısa sürede ele geçirdi. Ardından Bakü ve Hazar kıyılarındaki birçok önemli liman Rus nüfuzu altına girdi.

Rusya’nın hedefleri yalnızca askerî değildi.

  • Hazar ticaret yollarını kontrol etmek,
  • Orta Asya ticaretine ulaşmak,
  • Hint ticaretine alternatif güzergâhlar oluşturmak,
  • Güney Kafkasya’da kalıcı askerî üsler kurmak,
  • Osmanlı Devleti’nin doğuya doğru genişlemesini dengelemek.

Bazı araştırmacılar, Petro’nun İran politikasının yalnızca bölgesel bir genişleme olmadığını; uzun vadede Rus İmparatorluğu’nun sıcak denizlere ulaşma stratejisinin erken aşamalarından biri olarak değerlendirmektedir.

Bu değerlendirme tamamen ortak kabul gören bir görüş değildir. Bazı tarihçiler ise Petro’nun temel hedefinin yalnızca Hazar kıyılarının güvenliğini sağlamak olduğunu ileri sürmektedir.

Osmanlı Devleti Neden Müdahale Etti?

Osmanlı Devleti açısından İran’daki gelişmeler yalnızca doğu sınırlarını ilgilendirmiyordu.

Safevî Devleti’nin ortadan kalkması hâlinde ortaya çıkacak boşluğun Rusya tarafından doldurulması, İstanbul’daki yönetim için kabul edilmesi güç bir senaryoydu.

Bu nedenle Osmanlı orduları 1723 yılında harekete geçti.

Kısa süre içerisinde;

  • Tiflis,
  • Gence,
  • Revan çevresi,
  • Tebriz,
  • Hemedan,
  • Kirmanşah

gibi stratejik merkezler Osmanlı denetimine girmeye başladı.

Osmanlı ilerleyişi oldukça hızlı gerçekleşmişti. Çünkü Safevî ordusu dağılmış, Afgan kuvvetleri ise ülkenin merkezinde kendi hâkimiyetlerini kurmaya çalışıyordu.

Osmanlı yönetimi bu ilerleyişi yalnızca fetih amacıyla değil, sınır güvenliği ve bölgesel istikrar gerekçesiyle de açıklıyordu. Dönemin diplomatik yazışmaları incelendiğinde, İran’daki otorite boşluğunun sınır bölgelerinde güvenlik sorunları doğurduğuna dair değerlendirmeler dikkat çekmektedir.

Ancak Rus ilerleyişi ile Osmanlı ilerleyişi aynı coğrafyada kesişmeye başlayınca yeni bir diplomatik kriz ortaya çıktı.

Osmanlı-Rus Rekabetinin Savaş Noktasına Ulaşması

1723 yılı sonlarına gelindiğinde iki büyük devlet Kafkasya’da birbirine oldukça yaklaşmıştı.

Rus birlikleri Hazar kıyılarında bulunurken Osmanlı kuvvetleri iç kesimlerde ilerliyordu.

Bu durum doğrudan savaş ihtimalini gündeme getirdi.

O sırada her iki devlet de uzun ve maliyetli yeni bir savaşa girmek istemiyordu.

Osmanlı Devleti batıda Avrupa siyasetini yakından takip ediyor, Rusya ise Baltık bölgesindeki dengeleri korumaya çalışıyordu.

Dolayısıyla diplomasi, savaşın önüne geçen en önemli araç hâline geldi.

Bazı tarihçilerin yorumuna göre her iki devlet de birbirinin askerî kapasitesini küçümsememiş ve kontrollü bir uzlaşmayı daha rasyonel görmüştür.

İşte bu süreç, 1724 yılında imzalanacak İstanbul Antlaşması’nın temelini oluşturdu.

İstanbul’da yürütülen müzakereler yalnızca sınırların belirlenmesiyle sınırlı değildi. Taraflar, İran coğrafyasındaki yeni güç dağılımını uluslararası hukuk açısından meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Bu yönüyle antlaşma, dönemin diplomasi anlayışının dikkat çekici örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, bazı araştırmacılar antlaşmanın hukuki meşruiyetinin tartışmalı olduğunu ileri sürmektedir. Çünkü paylaşımı yapılan toprakların önemli bir bölümü, hukuken varlığını sürdüren Safevî Devleti’ne aitti ve İran yönetimi bu anlaşmanın tarafı değildi. Bu durum, ilerleyen yıllarda ortaya çıkacak yeni çatışmaların da zeminini hazırlayacaktı.

İstanbul Antlaşması’nın Müzakere Süreci

1724 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında doğrudan bir savaş çıkma ihtimali oldukça yüksekti. Her iki devlet de İran’daki otorite boşluğundan yararlanarak nüfuz alanını genişletmişti. Ancak bu ilerleyiş, Kafkasya’nın birçok noktasında askerî birliklerin karşı karşıya gelmesine neden oluyordu.

Diplomatik görüşmeler, savaş ihtimalini ortadan kaldırmak amacıyla İstanbul’da yürütüldü. Taraflar açısından temel hedef, elde edilen kazanımları güvence altına almak ve yeni bir cephe açmadan mevcut durumu hukuki bir zemine oturtmaktı.

Osmanlı Devleti, İran’ın batı kesimlerinde ilerleyen ordularının kontrol ettiği bölgelerin tanınmasını istiyordu. Rusya ise Hazar kıyılarında ele geçirdiği liman şehirlerini ve ticaret yollarını elinde tutmayı hedefliyordu.

Bazı tarihçilere göre tarafların uzlaşmasını kolaylaştıran en önemli unsur, iki devletin farklı coğrafi önceliklere sahip olmasıydı. Osmanlı yönetimi daha çok iç bölgelerdeki stratejik şehirlerle ilgilenirken Rusya deniz kıyılarını ve ticaret merkezlerini ön plana çıkarıyordu.

Bu nedenle görüşmeler, sert pazarlıklara rağmen beklenenden daha kısa sürede sonuçlandı.

İran Topraklarının Paylaşımı

24 Haziran 1724 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması, İran’ın zayıflayan merkezi otoritesinden yararlanılarak oluşturulan yeni siyasi tabloyu resmîleştirdi.

Antlaşmaya göre Osmanlı Devleti, Batı İran ve Güney Kafkasya’da geniş bir alan üzerinde hâkimiyet kurdu. Tebriz, Hemedan, Kirmanşah, Luristan’ın önemli bölümleri, Revan, Gence, Nahçıvan ve Tiflis çevresi Osmanlı nüfuz sahası içerisinde kabul edildi.

Rusya ise Hazar Denizi boyunca uzanan stratejik kıyı şeridini kontrol etmeye başladı. Derbent, Bakü ve Hazar’ın güney kıyılarındaki bazı şehirler Rus hâkimiyetine bırakıldı.

Haritaya bakıldığında dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devleti daha çok kara bağlantıları ve iç ticaret yollarını kontrol ederken, Rusya deniz ticareti açısından büyük önem taşıyan limanları elde etmişti.

Bu paylaşım, dönemin jeopolitik önceliklerini açık biçimde göstermektedir.

Bazı araştırmacılar, iki devletin birbirinin uzun vadeli hedeflerini dikkate alarak hareket ettiğini ileri sürmektedir. Buna göre taraflar, doğrudan çatışma yerine nüfuz alanlarını belirlemeyi daha kazançlı görmüştü.

Alternatif bir bakış açısı ise bu paylaşımın aslında oldukça kırılgan olduğunu savunmaktadır. Çünkü paylaşım yapılan topraklarda yerel güçler, aşiretler ve İran’a bağlı birlikler varlıklarını sürdürmeye devam ediyordu.

Antlaşmanın Hukuki ve Diplomatik Boyutu

İstanbul Antlaşması’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, paylaşımı yapılan devletin müzakere masasında bulunmamasıydı.

Safevî Devleti siyasi kriz içinde olsa da hukuken tamamen ortadan kalkmış değildi. Buna rağmen Osmanlı Devleti ile Rusya, İran’ın onayını almadan sınırları yeniden belirledi.

Bugünün uluslararası hukuk anlayışıyla değerlendirildiğinde bu durum oldukça tartışmalıdır. Ancak XVIII. yüzyılın güç dengeleri farklı işliyordu. Büyük devletler, askerî başarılarını diplomatik anlaşmalarla meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Bazı tarihçiler bu antlaşmayı “fiilî durumun hukuki belgeye dönüştürülmesi” olarak tanımlar.

Diğer bazı araştırmacılar ise bunun, dönemin güç siyaseti içinde olağan bir uygulama olduğunu ifade etmektedir.

Her iki yaklaşım da dönemin uluslararası ilişkilerini anlamak açısından önemli ipuçları sunmaktadır.

Osmanlı Devleti Açısından Kazanımlar

İstanbul Antlaşması kısa vadede Osmanlı Devleti için önemli diplomatik başarılar getirdi.

Öncelikle doğu sınırlarında Rusya ile doğrudan savaş ihtimali ortadan kaldırıldı.

Bunun yanında uzun yıllardır tartışmalı olan Güney Kafkasya’nın önemli merkezleri yeniden Osmanlı idaresine geçti.

Tebriz gibi ekonomik bakımdan güçlü şehirlerin kontrol altına alınması ticaret açısından da önemliydi.

Doğu Anadolu ile İran arasındaki kervan yolları yeniden Osmanlı denetimine girmeye başladı.

Ayrıca Osmanlı yönetimi, İran’daki siyasi boşluğun tamamen Rus nüfuzu altına girmesini önlemiş oluyordu.

Bazı tarihçilere göre antlaşmanın en önemli başarısı, Osmanlı Devleti’nin Kafkasya’daki stratejik ağırlığını yeniden artırmasıydı.

Bununla birlikte bu başarıların önemli bir kısmı kalıcı olmadı.

Rusya’nın Stratejik Kazançları

Rus Çarlığı açısından değerlendirildiğinde İstanbul Antlaşması, Büyük Petro’nun uzun yıllardır uygulamaya çalıştığı Hazar politikasının diplomatik başarısı olarak görülebilir.

Derbent ve Bakü gibi şehirlerin kontrol altına alınması yalnızca askerî bir kazanım değildi.

Bu şehirler;

  • Hazar ticaretinin düğüm noktalarıydı.
  • Kafkasya geçitlerini kontrol ediyordu.
  • Orta Asya ile bağlantı kurulmasını kolaylaştırıyordu.
  • İran ticaretinin önemli limanlarını oluşturuyordu.

Rusya böylece ilk kez Hazar Denizi çevresinde kalıcı bir güç olarak görünmeye başladı.

Bazı araştırmacılar, daha sonraki yüzyıllarda gerçekleşecek Rus-Kafkas savaşlarının temelinin bu dönemde atıldığını düşünmektedir.

Alternatif değerlendirmeler ise Rus ilerleyişinin henüz kalıcı bir imparatorluk politikasına dönüşmediğini, bunun daha çok Büyük Petro’nun kişisel vizyonuyla bağlantılı olduğunu ileri sürmektedir.

Avrupa Devletlerinin Yaklaşımı

İstanbul Antlaşması yalnızca Osmanlı Devleti ile Rusya’yı ilgilendirmiyordu.

Avusturya, Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi Avrupa devletleri gelişmeleri dikkatle takip ediyordu.

Bunun birkaç nedeni vardı.

İlk olarak İran üzerinden geçen doğu ticaret yolları Avrupa ekonomisi açısından önem taşıyordu.

İkinci olarak Osmanlı-Rus ilişkilerindeki olası bir savaş, Avrupa’daki güç dengelerini de etkileyebilirdi.

Özellikle Fransa, Osmanlı Devleti ile geleneksel diplomatik ilişkilerini sürdürmeye çalışırken; İngiltere ve Hollanda ticaret yollarının güvenliğini ön planda tutuyordu.

Bazı tarihçiler, Avrupa devletlerinin bu süreçte doğrudan müdahil olmaktan özellikle kaçındığını belirtmektedir. Bunun temel nedeni, kıta Avrupası’nda devam eden siyasi rekabetlerin devletlerin dikkatini farklı yönlere çekmesiydi.

Bununla birlikte İstanbul Antlaşması, Avrupa diplomasi çevrelerinde dikkatle incelenmiş ve doğudaki güç dengesinin yeniden şekillendiğinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmiştir.

Bir başka gelişme ise bu hesapların çok uzun ömürlü olmamasıdır. İran’da kısa süre içinde ortaya çıkacak yeni bir askerî lider, hem Osmanlı Devleti’nin hem de Rusya’nın yaptığı hesapları değiştirecektir. Nadir Şah’ın yükselişiyle birlikte İstanbul Antlaşması’nın dayandığı siyasi zemin hızla sarsılacak, İran yeniden bölgesel bir güç olarak sahneye çıkacaktır. Bu gelişme, 1724’te kurulan paylaşım düzeninin beklenenden çok daha kısa sürede geçerliliğini yitirmesine yol açacaktır.

Nadir Şah’ın Yükselişi ve Dengelerin Değişmesi

İstanbul Antlaşması’nın imzalandığı günlerde Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı, İran’ın uzun süre toparlanamayacağını varsaymış görünüyordu. Ancak tarih, çoğu zaman beklenmedik aktörlerin sahneye çıkmasıyla yön değiştirir. XVIII. yüzyılın ilk yarısında bu aktör, Afşar boyuna mensup başarılı bir komutan olan Nadir Han oldu.

Başlangıçta Safevî hanedanına bağlı bir asker olarak öne çıkan Nadir Han, kısa sürede askerî yeteneği ve disiplinli ordusuyla dikkat çekti. Afgan Hotak kuvvetlerine karşı kazandığı başarılar sayesinde İran’da yeniden merkezi otoritenin kurulmasına öncülük etti. Önce Safevî hanedanını yeniden iktidara taşıdı, ardından zamanla fiilî yönetimi ele geçirdi ve 1736 yılında Afşar Hanedanı’nı kurarak “Nadir Şah” unvanını aldı.

Bazı tarihçilere göre Nadir Şah, yalnızca başarılı bir komutan değil, aynı zamanda XVIII. yüzyılın en etkili askerî reformcularından biriydi. Alternatif bir bakış açısı ise onun askerî başarılarının güçlü bir devlet yapısı oluşturmak için yeterli olmadığını, kişisel otoritesine dayalı bir sistem kurduğunu ileri sürmektedir.

Her iki değerlendirme de farklı yönleriyle anlamlıdır. Ancak tartışmasız görünen nokta, Nadir Şah’ın yükselişinin İstanbul Antlaşması’nın dayandığı siyasi zemini büyük ölçüde değiştirdiğidir.

İstanbul Antlaşması Neden Kalıcı Olamadı?

1724 yılında yapılan paylaşım, İran’daki otorite boşluğuna dayanıyordu. Otorite yeniden kurulunca paylaşımın hukuki ve askerî temeli de zayıflamaya başladı.

Nadir Şah, ülkenin kaybedilen topraklarını geri almayı temel hedeflerinden biri hâline getirdi. Bu doğrultuda hem Osmanlı Devleti’ne hem de Rusya’ya karşı yoğun diplomatik ve askerî girişimlerde bulundu.

Rusya, gelişmeleri dikkatle izledi. İran’ın yeniden güçlenmesi ve Osmanlı ile olası çatışmaların maliyeti göz önüne alındığında, Hazar kıyılarındaki bazı bölgeleri elde tutmanın uzun vadede zor olabileceği anlaşıldı. Bunun sonucunda Rusya, 1732 tarihli Reşt Antlaşması ve 1735 tarihli Gence Antlaşması ile Hazar kıyısındaki önemli toprakların büyük bölümünü İran’a geri bıraktı.

Osmanlı Devleti ise daha farklı bir süreç yaşadı. Doğu sınırında başlayan yeni savaşlar uzun yıllar devam etti. Tebriz, Hemedan ve çevresindeki bölgeler birkaç kez el değiştirdi. Bu durum, 1724’te oluşturulan sınır düzeninin kalıcı olmadığını açık biçimde ortaya koydu.

Bazı araştırmacılar, İstanbul Antlaşması’nın aslında geçici bir “ateşkes diplomasisi” niteliği taşıdığını ifade etmektedir. Buna göre antlaşma, kalıcı bir barış düzeni kurmaktan çok, dönemin güç dengesini kısa süreliğine düzenleyen bir belgeydi.

Osmanlı–İran İlişkilerinde Yeni Bir Dönem

Nadir Şah’ın yükselişiyle birlikte Osmanlı-İran ilişkileri yeniden askerî rekabet eksenine girdi. XVIII. yüzyıl boyunca iki devlet arasında çeşitli savaşlar yaşandı. Bu mücadelelerin temelinde yalnızca sınırlar değil; Kafkasya üzerindeki nüfuz, ticaret yolları ve bölgesel güvenlik de bulunuyordu.

1736 sonrasında Nadir Şah’ın yürüttüğü seferler, Osmanlı doğu sınırındaki dengeleri sürekli değiştirdi. Buna rağmen iki taraf da kesin ve kalıcı bir üstünlük sağlayamadı.

1746 yılında imzalanan Kerden Antlaşması, uzun süren mücadelelerin ardından tarafların büyük ölçüde 1639 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması’nda belirlenen sınırlara dönmesini sağladı. Böylece yaklaşık bir asır boyunca değişen askerî dengeler, önemli ölçüde eski sınır anlayışına yaklaştı.

Bu gelişme, İstanbul Antlaşması’nın tarihsel önemini azaltmasa da etkisinin sınırlı kaldığını göstermektedir.

Kafkasya’nın Geleceğine Etkileri

İstanbul Antlaşması’nın kısa ömürlü olması, onun tarihî değerini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, antlaşma Kafkasya’nın neden yüzyıllar boyunca büyük güçlerin rekabet alanı hâline geldiğini anlamak açısından önemli ipuçları sunar.

Kafkasya;

  • Karadeniz ile Hazar Denizi arasında doğal bir geçiş bölgesiydi.
  • Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarını birbirine bağlıyordu.
  • Zengin tarım alanlarına ve stratejik geçitlere sahipti.
  • Çok sayıda etnik ve dini topluluğu bünyesinde barındırıyordu.

Bu özellikler nedeniyle bölge yalnızca Osmanlı Devleti ile Rusya’nın değil, ilerleyen dönemlerde Kaçar İranı’nın ve XIX. yüzyılda Avrupa devletlerinin de ilgi alanına girdi.

Bazı tarihçiler, XVIII. yüzyıldaki bu rekabetin sonraki yüzyılda yaşanacak Rus-Kafkas savaşlarının ve Güney Kafkasya’nın siyasi dönüşümünün ilk işaretlerini verdiğini belirtmektedir.

Tarih Yazımında İstanbul Antlaşması

İstanbul Antlaşması, farklı ülkelerin tarih yazımında farklı biçimlerde ele alınmaktadır.

Osmanlı tarihçiliğinde anlaşma çoğunlukla başarılı bir diplomatik girişim olarak değerlendirilirken, Rus tarih yazımında Büyük Petro’nun dış politikasının önemli başarılarından biri şeklinde yorumlanmaktadır.

İran tarihçiliğinde ise antlaşma, ülkenin zayıflığından yararlanılarak gerçekleştirilen bir paylaşım girişimi olarak görülmektedir. Bu nedenle İran merkezli eserlerde antlaşmaya daha eleştirel yaklaşılması dikkat çekicidir.

Modern tarihçilik ise bu farklı bakış açılarını birlikte değerlendirmeye çalışmaktadır. Günümüzde birçok araştırmacı, yalnızca askerî gelişmeleri değil; ekonomik çıkarları, diplomatik yazışmaları, ticaret ağlarını ve bölgesel aktörlerin rolünü de inceleyerek daha dengeli sonuçlara ulaşmayı amaçlamaktadır.

Alternatif Tarih Tartışmaları

İstanbul Antlaşması üzerine zaman zaman alternatif tarih senaryoları da gündeme gelir. Bunlar tarihsel gerçeklik olarak değil, olasılık analizleri olarak değerlendirilmelidir.

Örneğin bazı araştırmacılar şu soruyu gündeme getirir:

Nadir Şah ortaya çıkmasaydı İran gerçekten Osmanlı Devleti ile Rusya arasında kalıcı biçimde paylaşılabilir miydi?

Bu soruya kesin bir yanıt vermek mümkün değildir. Çünkü dönemin siyasi koşulları oldukça değişkendi. Yerel hanlıklar, aşiret yapıları, ekonomik sorunlar ve uluslararası dengeler farklı sonuçlar doğurabilirdi.

Bir başka alternatif değerlendirme ise Osmanlı Devleti ile Rusya arasında doğrudan bir savaş çıkması hâlinde Avrupa siyasetinin de önemli ölçüde değişebileceği yönündedir. Böyle bir ihtimal gerçekleşmediği için bunun tarihsel bir varsayım olarak kalması gerekir.

Bu tür senaryolar, tarihî olayların karmaşıklığını anlamaya yardımcı olabilir; ancak belgelerle desteklenmeyen çıkarımların kesin gerçeklik gibi sunulmaması önem taşır.

XVIII. Yüzyıl Diplomasisinin Aynası

İstanbul Antlaşması, yalnızca Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasında imzalanmış bir sınır anlaşması değildir. Aynı zamanda XVIII. yüzyıl uluslararası siyasetinin işleyişini gösteren önemli örneklerden biridir.

Bu antlaşma, büyük güçlerin zayıflayan devletler üzerindeki rekabetini, diplomasi ile askerî gücün nasıl birlikte kullanıldığını ve jeopolitik hesapların sınırları nasıl şekillendirdiğini ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte antlaşmanın ömrünün kısa olması da dikkat çekicidir. İran’da merkezi otoritenin yeniden kurulması, uluslararası dengelerin hızla değişebileceğini göstermiştir. Bu yönüyle İstanbul Antlaşması, yalnızca başarıyla sonuçlanan bir diplomatik girişim değil, aynı zamanda değişen güç dengelerinin ne kadar kırılgan olabileceğini gösteren tarihî bir örnektir.

Bugünden geriye bakıldığında anlaşmanın en kalıcı mirası, çizdiği sınırlar değil; ortaya koyduğu jeopolitik anlayıştır. Kafkasya, Hazar Havzası ve Doğu Anadolu’nun yalnızca bölgesel değil, uluslararası güç mücadelesinin merkezinde yer aldığı gerçeği XVIII. yüzyılda olduğu gibi sonraki dönemlerde de etkisini sürdürmüştür. Bu nedenle İstanbul Antlaşması, Türk antlaşmalar tarihi içinde yalnızca bir diplomatik belge olarak değil, Osmanlı dış politikasının değişen dünya dengelerine verdiği cevaplardan biri olarak değerlendirilmeye devam etmektedir.

Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;

Kaynakça Listesi

    1. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt IV, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

    1. Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Cambridge University Press.

    1. Virginia H. Aksan, Ottoman Wars 1700–1870: An Empire Besieged, Routledge.

    1. Rudi Matthee, Persia in Crisis: Safavid Decline and the Fall of Isfahan, I.B. Tauris.

    1. Michael Axworthy, The Sword of Persia: Nader Shah, I.B. Tauris.

    1. Cambridge History of Iran, Cilt 7, Cambridge University Press.

    1. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti üzerine çeşitli makale ve incelemeler.

    1. M. S. Anderson, The Eastern Question 1774–1923 (jeopolitik arka plan açısından).

Picture of Yazar : Anadolu Genesis
Yazar : Anadolu Genesis

Anadolu Genesis, bilinmeyenleri merak eden, farklı bakış açılarıyla dünyayı anlamlandırmak isteyen herkes için hazırlanmış bir bilgi ve keşif platformudur. Amacımız, tarihten uzaya, ezoterik öğretilerden doğal afetlere kadar geniş bir yelpazede içerikler sunarak, okuyucularımıza düşündürücü ve ilham verici bir okuma deneyimi sunmaktır.

Hakkımızda

İlgili Yazılar

Türk Antlaşmalar Tarihi - Gerileme Dönemi (1669-1730)