Türk Tarihi

İstanbul Antlaşması (1700) – Karlofça Tamamlayıcısı

1700 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması, Karlofça Antlaşması'nın ardından Osmanlı Devleti ile Rus Çarlığı arasındaki savaşı sona erdiren önemli bir diplomatik metindir. Azak Kalesi'nin Rusya'ya bırakılması, Karadeniz'deki güç dengelerinin değişmeye başladığını gösterirken, Osmanlı-Rus rekabetinin yaklaşık iki yüzyıl sürecek yeni döneminin de habercisi olmuştur.
1700 İstanbul Antlaşması'nın Osmanlı sarayında imzalanışını betimleyen, Osmanlı ve Rus delegelerini gösteren tarihî sahne.

Osmanlı Devleti için XVII. yüzyılın sonu, yalnızca kaybedilen savaşların değil, değişen uluslararası düzenin de hissedildiği bir dönemdi. Yüzyıllar boyunca genişleyen bir imparatorluk, artık Avrupa siyasetinde farklı bir konumda bulunuyordu. 1699 tarihli Karlofça Antlaşması bu değişimin en önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Ancak çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntı vardır: Karlofça, Osmanlı’nın bütün cephelerde barışı sağladığı son anlaşma değildi. Kuzeyde yükselen yeni bir güç olan Rus Çarlığı ile savaş hâli devam ediyordu.

İşte 1700 yılında imzalanan İstanbul Antlaşması, Karlofça’nın bıraktığı bu eksik halkayı tamamladı. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan bu antlaşma, yalnızca bir savaşın sona ermesi anlamına gelmedi. Aynı zamanda Karadeniz dengelerini değiştiren, Rusya’nın uluslararası siyaset sahnesindeki yükselişini hızlandıran ve Osmanlı dış politikasının yeni bir döneme girdiğini gösteren önemli bir diplomatik belge hâline geldi.

Bazı tarihçilere göre İstanbul Antlaşması, Karlofça kadar dikkat çekmese de XVIII. yüzyıl Osmanlı-Rus rekabetinin gerçek başlangıç noktalarından biridir. Çünkü bu anlaşmadan sonra iki devlet arasındaki mücadele yalnızca sınır meseleleriyle sınırlı kalmayacak; Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya ve hatta Akdeniz’e kadar uzanan uzun bir rekabet dönemine dönüşecekti.

Karlofça Sonrasında Bitmeyen Savaş

1699 yılında imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Avusturya, Lehistan ve Venedik ile yürüttüğü uzun savaşları sona erdirmişti. Buna rağmen Rusya bu antlaşmaya taraf olmadı. Çarlık yönetimi, Osmanlı Devleti ile yürüttüğü mücadelenin kendi çıkarları açısından farklı şartlarda değerlendirilmesini istiyordu.

Rusya’nın temel hedefi Karadeniz’e ulaşmaktı. Coğrafi konumu nedeniyle büyük ölçüde kuzey limanlarına bağımlı olan Rus ticareti, yılın önemli bölümünde donan denizlerle sınırlanıyordu. Buna karşılık Karadeniz, dört mevsim kullanılabilecek sıcak denizlere açılan stratejik bir kapı niteliğindeydi.

Osmanlı Devleti açısından ise Karadeniz yalnızca bir ticaret alanı değildi. Aynı zamanda İstanbul’un güvenliğini sağlayan doğal savunma hattıydı. Bu nedenle Karadeniz kıyılarında yabancı bir donanmanın güç kazanması, devletin güvenlik anlayışıyla doğrudan bağlantılıydı.

Bu nedenle Karlofça sonrasında Avrupa’da barış havası oluşmuş görünse bile kuzey cephesindeki diplomatik mücadele devam ediyordu.

Azak Kalesi’nin Önemi

İstanbul Antlaşması’nın merkezindeki konu Azak Kalesi idi.

Don Nehri’nin Karadeniz’e açıldığı bölgeye yakın konumda bulunan Azak, yüzyıllardır stratejik öneme sahipti. Buraya hâkim olan devlet, hem nehir ulaşımını hem de kuzey bozkırlarından gelen askerî hareketliliği kontrol edebiliyordu.

1696 yılında I. Petro’nun yürüttüğü başarılı sefer sonucunda Rus ordusu Azak Kalesi’ni ele geçirdi. Bu başarı yalnızca askerî açıdan değil, psikolojik açıdan da büyük önem taşıyordu. Çünkü Rusya ilk kez Osmanlı hâkimiyetindeki sıcak denizlere yaklaşmayı başarmıştı.

Bazı araştırmacılara göre Azak’ın alınması, Rus donanmasının doğuşunu hızlandıran gelişmelerden biri olarak değerlendirilebilir. Çar Petro, bu bölgeyi gelecekte kurulacak güçlü bir donanmanın ilk üssü olarak görmeye başlamıştı.

Osmanlı yönetimi ise Avrupa cephelerinde yaşanan ağır savaşların ardından yeni bir büyük çatışmayı göze alabilecek durumda değildi. Bu nedenle diplomatik çözüm arayışları hız kazandı.

Osmanlı Devleti’nin İçinde Bulunduğu Şartlar

XVII. yüzyıl boyunca devam eden uzun savaşlar devletin askerî ve mali yapısını önemli ölçüde zorlamıştı.

Vergi gelirlerinde yaşanan düzensizlikler, taşrada artan otorite sorunları ve ordunun modern savaş tekniklerine uyum sağlamakta yaşadığı güçlükler yönetimin önceliklerini değiştirmişti.

Karlofça Antlaşması ile batı sınırlarında geçici bir istikrar sağlanmış olsa da devletin yeniden toparlanabilmesi için zamana ihtiyacı vardı.

Bu nedenle İstanbul Antlaşması yalnızca askerî zorunlulukların değil, ekonomik ve idarî ihtiyaçların da sonucu olarak ortaya çıktı.

Alternatif bir bakış açısına göre Osmanlı yönetimi, bu dönemde “güç kazanmak için zaman satın alma” stratejisini uyguluyordu. Barış antlaşmaları sayesinde devlet maliyesini toparlamak ve orduda yeni düzenlemeler yapmak hedeflenmiş olabilir. Ancak bu görüş, tarihçiler arasında farklı biçimlerde değerlendirilmektedir.

Rusya’nın Yükselen Hedefleri

XVIII. yüzyılın başına gelindiğinde Rus Çarı I. Petro yalnızca sınırlarını genişletmeyi amaçlamıyordu. Onun hedefi Avrupa’nın büyük güçleri arasında yer alan modern bir devlet oluşturmaktı.

Bu amaç doğrultusunda ordu yeniden düzenleniyor, donanma kuruluyor, tersaneler inşa ediliyor ve Avrupa’dan teknik uzmanlar getiriliyordu.

Rusya’nın dış politikasında Karadeniz’in önemi giderek artıyordu. Çünkü Karadeniz üzerinden Akdeniz’e ulaşmak yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik ve askerî prestij anlamına da geliyordu.

Bazı tarihçilere göre İstanbul Antlaşması, Rusya’nın bu uzun vadeli stratejisinin ilk önemli diplomatik başarısı olarak değerlendirilebilir.

Henüz Karadeniz tamamen Rus kontrolüne açılmış değildi. Osmanlı Devleti boğazları ve kıyıların büyük bölümünü elinde tutmaya devam ediyordu. Ancak Azak’ın resmen Rusya’ya bırakılması, gelecekte yaşanacak daha büyük değişimlerin ilk işaretlerinden biri olarak görülebilir.

İstanbul’da Diplomasi Masası

1700 yılına gelindiğinde taraflar askerî mücadeleyi sürdürmek yerine diplomatik çözüm arayışına yöneldi.

Müzakereler İstanbul’da gerçekleştirildi. Osmanlı Devleti açısından amaç kuzey sınırında istikrar sağlayarak iç düzenlemelere ağırlık vermekti. Rusya ise savaş meydanında elde ettiği kazanımların uluslararası hukuk çerçevesinde tanınmasını istiyordu.

Görüşmeler sırasında yalnızca sınırlar değil; elçilik ilişkileri, ticaret yolları ve gelecekte iki devlet arasında izlenecek diplomatik yöntemler de ele alındı.

Dönemin diplomasi anlayışı incelendiğinde, İstanbul Antlaşması’nın klasik Osmanlı diplomasi geleneği ile Avrupa merkezli yeni diplomatik uygulamalar arasında geçiş sürecini yansıttığı söylenebilir.

Müzakerelerin sonunda ortaya çıkan metin, Karlofça sonrasında Osmanlı Devleti’nin kuzey cephesindeki belirsizliği büyük ölçüde sona erdirirken, Rusya’nın uluslararası alandaki konumunu da güçlendiren yeni bir dönemin kapısını aralayacaktı.

Antlaşmanın Temel Maddeleri ve Diplomatik İçeriği

1700 tarihli İstanbul Antlaşması, kapsamı bakımından Karlofça kadar geniş olmasa da Osmanlı-Rus ilişkilerinin geleceğini etkileyecek hükümler içeriyordu. Maddelerin büyük bölümü sınır düzenlemeleri ve iki devlet arasındaki siyasi ilişkilerin yeniden tanımlanmasına odaklanıyordu.

Antlaşmanın en dikkat çeken hükmü, Azak Kalesi’nin Rusya’ya bırakılmasının Osmanlı Devleti tarafından resmen kabul edilmesiydi. Böylece Rusya, savaş meydanında elde ettiği askerî başarıyı uluslararası bir anlaşmayla hukuki zemine taşımış oldu.

Bunun yanında Rusya’nın ele geçirdiği bazı kaleler üzerindeki hâkimiyeti de tanındı. Taraflar sınır güvenliğini korumaya yönelik çeşitli taahhütlerde bulunurken, iki devlet arasındaki sürekli çatışma ortamını sona erdirmeyi amaçlayan hükümler de metne eklendi.

Anlaşmanın diplomatik açıdan önemli yönlerinden biri de Rusya’nın İstanbul’da sürekli elçi bulundurabilmesine imkân tanıyan düzenlemelerdi. Bu gelişme, Osmanlı diplomasi tarihinde dikkat çekici bir değişimin işareti olarak değerlendirilir. Daha önce belirli sürelerle gelen yabancı elçiler yerine, sürekli diplomatik temsilciliklerin önem kazanmaya başladığı yeni bir döneme giriliyordu.

Bazı araştırmacılara göre bu durum yalnızca diplomatik bir ayrıntı değildi. Sürekli elçilikler sayesinde devletler birbirlerinin siyasi yapısını, ekonomik durumunu ve askerî hazırlıklarını daha yakından takip edebilmeye başlamıştı. Bu nedenle İstanbul Antlaşması’nın diplomasi tarihi açısından taşıdığı önem, sınır değişikliklerinin ötesine uzanmaktadır.

Karadeniz Dengesi Değişmeye Başlıyor

Osmanlı Devleti, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Karadeniz’i büyük ölçüde kendi kontrolü altında tutmuştu. Fatih Sultan Mehmed döneminde Kırım Hanlığı’nın Osmanlı himayesine girmesi ve Karadeniz kıyılarındaki stratejik limanların ele geçirilmesiyle bölge uzun süre “Osmanlı gölü” olarak nitelendirilen bir güvenlik alanına dönüşmüştü.

İstanbul Antlaşması bu dengede ilk önemli kırılmalardan biri olarak görülmektedir.

Her ne kadar Rusya henüz Karadeniz’de serbest dolaşım hakkı elde edememiş olsa da Azak üzerinden bölgeye kalıcı biçimde yerleşme fırsatı yakalamıştı. Bu durum ilerleyen yıllarda yeni taleplerin gündeme gelmesinin de önünü açtı.

Osmanlı yönetimi açısından bu gelişme doğrudan İstanbul’un güvenliğiyle ilişkilendiriliyordu. Karadeniz kıyılarında güçlenen bir Rus varlığı, yalnızca sınır meselesi değil, başkentin savunması açısından da yeni hesaplamaları zorunlu hâle getiriyordu.

Bazı tarihçilere göre XVIII. yüzyıl boyunca yaşanacak Osmanlı-Rus savaşlarının büyük bölümü, temelde Karadeniz üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin farklı aşamalarından oluşmaktadır.

Çar I. Petro’nun Uzun Vadeli Planı

İstanbul Antlaşması’nın arka planı incelendiğinde, Rus Çarı I. Petro’nun reformları ayrı bir başlık olarak ele alınmalıdır.

Petro’nun amacı yalnızca yeni topraklar kazanmak değildi. Avrupa devletleriyle rekabet edebilecek modern bir imparatorluk kurmak istiyordu. Bunun için ordudan eğitime, gemi inşasından devlet yönetimine kadar pek çok alanda kapsamlı değişiklikler gerçekleştirildi.

Azak’ın elde tutulması, bu reformların askerî ayağını destekleyen stratejik bir adımdı. Bölge, Rus donanmasının gelişimi için önemli bir üs niteliği taşıyordu.

Bazı araştırmacılar, Petro’nun Karadeniz hedefini geçici değil, nesiller boyunca sürdürülecek uzun vadeli bir devlet politikası olarak planladığını ileri sürmektedir. Sonraki yüzyılda yaşanan gelişmeler dikkate alındığında bu değerlendirme belirli ölçüde destek bulmaktadır. Ancak tarihçiler arasında bu planlamanın kapsamı konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır.

Osmanlı Yönetiminin Tercihi: Zaman Kazanmak

İstanbul Antlaşması zaman zaman yalnızca bir toprak kaybı üzerinden değerlendirilmektedir. Oysa dönemin siyasi şartları daha geniş bir çerçevede ele alındığında farklı sonuçlara ulaşmak mümkündür.

1699 ve 1700 yıllarında Osmanlı Devleti aynı anda birçok cephede savaşmayı sürdürebilecek askerî ve mali güce sahip değildi. Uzun süren savaşlar hazineyi zorlamış, insan kaynağını azaltmış ve taşradaki idari sorunları artırmıştı.

Bu nedenle devlet yöneticileri, geçici de olsa istikrarlı bir barış ortamı oluşturmayı öncelik hâline getirdi.

Alternatif bir bakış açısına göre İstanbul Antlaşması, bir geri çekilmeden çok kontrollü bir diplomatik manevra olarak değerlendirilebilir. Amaç, kaybedilen bölgeleri kısa vadede geri almak değil; devletin yeniden toparlanmasını sağlayacak zamanı kazanmaktı.

Bu yorum bütün tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir. Bazı araştırmacılar ise Osmanlı yönetiminin Rusya’nın gelecekte oluşturacağı tehdidi yeterince öngöremediğini savunmaktadır.

Avrupa Güç Dengesi Açısından İstanbul Antlaşması

XVIII. yüzyıl başlarında Avrupa siyaseti yalnızca Osmanlı ile Rusya arasındaki ilişkilerden ibaret değildi.

Avusturya, Fransa, İngiltere, Hollanda ve Lehistan gibi devletler de kıta siyasetinde birbirlerinin hamlelerini dikkatle takip ediyordu. Rusya’nın yükselişi bu devletler tarafından da ilgiyle izlenmekteydi.

İstanbul Antlaşması sayesinde Rusya uluslararası arenada daha görünür bir aktör hâline geldi. Özellikle diplomatik tanınırlık bakımından elde edilen kazanımlar, ilerleyen yıllarda Avrupa siyasetindeki ağırlığını artırdı.

Osmanlı Devleti ise artık Avrupa diplomasisinin klasik güç dengesi sistemi içerisinde hareket etmek zorunda kalan devletlerden biri hâline gelmeye başlamıştı.

Bazı tarihçilere göre XVII. yüzyılın fetih merkezli dış politikası yerini, XVIII. yüzyılda diplomatik denge arayışlarının belirleyici olduğu yeni bir döneme bırakıyordu.

Karlofça ile İstanbul Antlaşması Birlikte Nasıl Değerlendirilmeli?

Tarih yazımında bu iki antlaşma çoğu zaman birbirinden ayrı incelense de aslında aynı sürecin tamamlayıcı parçalarıdır.

Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti’nin Orta Avrupa’daki siyasi konumunu yeniden şekillendirirken, İstanbul Antlaşması kuzey sınırındaki yeni güç dengesini belirlemiştir.

Bu nedenle 1699 ve 1700 yılları birlikte değerlendirildiğinde Osmanlı dış politikasında önemli bir dönüşüm sürecinin yaşandığı görülmektedir.

Artık temel amaç sürekli genişleme değil; mevcut sınırları korumak, diplomatik ittifaklar geliştirmek ve askerî reformlara zaman kazandırmaktı.

Bazı araştırmacılar, XVIII. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin ilk işaretlerinin bu dönemde ortaya çıktığını ifade etmektedir. Her ne kadar kapsamlı reformlar daha sonraki yıllarda gerçekleşecek olsa da devlet yönetiminin öncelikleri değişmeye başlamıştı.

Osmanlı-Rus Rekabetinin Yeni Bir Döneme Girmesi

1700 tarihli İstanbul Antlaşması, taraflar arasında uzun süreli bir dostluk ortamı oluşturmadı. Aksine, ilerleyen yıllarda yaşanacak daha büyük mücadelelerin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirilebilir. Anlaşma, savaşın sona ermesini sağladı; ancak iki devletin temel hedeflerini değiştirmedi.

Osmanlı Devleti, Karadeniz’deki üstünlüğünü korumayı stratejik bir zorunluluk olarak görmeye devam ediyordu. Rusya ise Karadeniz’e kalıcı biçimde açılmayı ve zamanla Akdeniz’e ulaşabilecek bir deniz gücü oluşturmayı hedefliyordu. Bu iki yaklaşım, diplomatik uzlaşmaların çoğu zaman geçici kalmasına neden oldu.

Nitekim İstanbul Antlaşması’nın üzerinden çok uzun bir süre geçmeden uluslararası dengeler yeniden değişmeye başladı. Avrupa’da ortaya çıkan yeni savaşlar ve ittifaklar, Osmanlı-Rus ilişkilerini de doğrudan etkiledi. 1711 yılında gerçekleşen Prut Seferi, iki devletin yeniden savaş meydanında karşı karşıya gelmesine yol açtı.

Prut Antlaşması ile Osmanlı Devleti Azak Kalesi’ni geri almayı başardı. Bu gelişme, İstanbul Antlaşması’nın bazı hükümlerini fiilen ortadan kaldırmış olsa da Rusya’nın Karadeniz hedefinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Aksine, XVIII. yüzyıl boyunca aynı hedef farklı yöntemlerle yeniden gündeme gelecekti.

Bu nedenle bazı tarihçiler, İstanbul Antlaşması’nı kalıcı bir çözümden çok, iki büyük savaş dönemi arasında yapılmış stratejik bir ateşkes olarak yorumlamaktadır.

Diplomasi Anlayışındaki Değişim

İstanbul Antlaşması’nın önemini yalnızca sınır değişiklikleriyle açıklamak eksik kalabilir. Anlaşma, Osmanlı Devleti’nin uluslararası diplomasiye yaklaşımındaki dönüşümü de yansıtmaktadır.

Klasik Osmanlı siyasetinde diplomasi çoğu zaman askerî başarıların doğal bir sonucu olarak görülüyordu. Güçlü olunan dönemlerde antlaşmalar, fetihlerin hukuki çerçevesini oluşturuyordu. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren ise diplomasi giderek bağımsız bir devlet politikası aracına dönüşmeye başladı.

Osmanlı yöneticileri artık yalnızca savaş meydanındaki gelişmeleri değil, Avrupa’daki güç dengelerini, ittifak sistemlerini ve uluslararası siyaseti daha yakından takip etmek zorunda kalıyordu.

Bazı araştırmacılara göre bu süreç, daha sonraki yüzyılda kurulacak daimi Osmanlı elçiliklerinin ve modern diplomatik kurumların düşünsel altyapısını hazırlayan gelişmeler arasında yer almaktadır.

Tarih Yazımında İstanbul Antlaşması Neden Geri Planda Kalıyor?

Osmanlı tarihini konu alan genel eserlerde İstanbul Antlaşması çoğu zaman Karlofça’nın gölgesinde kalmaktadır. Bunun temel nedenlerinden biri, Karlofça’nın çok sayıda Avrupa devletini kapsayan geniş ölçekli bir barış antlaşması olmasıdır.

Buna karşılık İstanbul Antlaşması yalnızca Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanmıştı. Ancak kapsamının daha dar olması, tarihsel etkisinin sınırlı olduğu anlamına gelmez.

Rusya’nın büyük bir Avrupa gücüne dönüşme süreci incelendiğinde, 1700 yılı önemli dönüm noktalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Aynı şekilde Osmanlı Devleti açısından da kuzey sınırında yeni ve sürekli bir rakibin ortaya çıkması, sonraki iki yüzyılı şekillendirecek gelişmelerin başlangıcını oluşturmuştur.

Bu nedenle son yıllarda yapılan bazı akademik çalışmalar, İstanbul Antlaşması’nın Osmanlı-Rus ilişkilerindeki yerine daha fazla dikkat çekmektedir.

Alternatif Tarihsel Yaklaşımlar

İstanbul Antlaşması hakkında tarihçiler arasında ortak kabul gören birçok değerlendirme bulunsa da bazı konular farklı biçimlerde yorumlanmaktadır.

Bir görüşe göre Osmanlı Devleti, dönemin şartları içinde ulaşabileceği en gerçekçi diplomatik sonucu elde etmiştir. Uzun savaşlardan çıkan devlet için yeni bir cephe açmak büyük risk taşıyordu. Bu nedenle geçici tavizler verilmesi, daha büyük kayıpların önüne geçmiş olabilir.

Başka bir yaklaşıma göre ise Rusya’nın yükselişi yeterince doğru analiz edilememiştir. Bu görüşü savunan araştırmacılar, Azak’ın bırakılmasının yalnızca bölgesel bir kayıp değil, gelecekte Karadeniz’deki güç dengesini değiştirecek stratejik bir hata olduğunu ileri sürmektedir.

Alternatif bir bakış açısı ise iki değerlendirme arasında daha dengeli bir noktada durmaktadır. Bu yaklaşıma göre dönemin devlet adamları, kendi zamanlarının bilgi ve imkânları doğrultusunda karar vermiştir. Sonraki gelişmeleri geriye dönük olarak değerlendirmek mümkün olsa da o günün siyasi şartları içinde farklı seçeneklerin uygulanabilirliği tartışmalıdır.

Bu nedenle İstanbul Antlaşması’nı yalnızca “başarı” veya “başarısızlık” kavramlarıyla açıklamak yerine, dönemin çok yönlü uluslararası dengeleri içerisinde değerlendirmek daha sağlıklı bir yaklaşım olarak görülebilir.

XVIII. Yüzyıla Açılan Kapı

1700 yılı, Osmanlı tarihinin yalnızca bir antlaşmayla anılacak sıradan bir yılı değildir. Bu tarih, XVII. yüzyılın büyük savaşlarının kapanıp XVIII. yüzyılın yeni güç mücadelelerinin başladığı eşiklerden biridir.

İstanbul Antlaşması ile birlikte Osmanlı Devleti, Avrupa’daki değişen siyasi gerçekliği daha yakından hissetmeye başlamıştır. Rusya ise artık yalnızca kuzeydeki bir komşu devlet değil, uluslararası dengeleri etkileyebilecek yükselen bir güç konumuna ulaşmıştır.

Önümüzdeki on yıllarda Prut, Belgrad, Küçük Kaynarca, Yaş, Bükreş ve Edirne gibi antlaşmaların her biri, bu uzun rekabet zincirinin yeni halkalarını oluşturacaktır. Bu açıdan bakıldığında İstanbul Antlaşması, yalnızca bir savaşın sonunu değil; yaklaşık iki yüz yıl sürecek Osmanlı-Rus mücadelesinin diplomatik temel taşlarından birini temsil etmektedir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, İstanbul Antlaşması’nın tarih sahnesindeki yeri daha net anlaşılmaktadır. Karlofça’nın tamamlayıcısı olarak imzalanan bu belge, yalnızca mevcut sınırları belirlememiş; Karadeniz’in geleceğini, Osmanlı diplomasisinin yönünü ve Rusya’nın büyük güç olma yolculuğunu da etkileyen önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. Kesin hükümler vermek güç olsa da mevcut tarihsel veriler, 1700 yılındaki bu anlaşmanın XVIII. yüzyıl Avrasya siyasetini anlamak için göz ardı edilmemesi gereken temel belgeler arasında yer aldığını göstermektedir.

Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;

Kaynakça

Birincil Kaynaklar

    • Defterdar Sarı Mehmed Paşa. Zübde-i Vekayiât.

    • Râşid Mehmed Efendi. Tarih-i Râşid.

    • Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa. Silahdar Tarihi.

Akademik Eserler

    • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Cilt IV/1, Türk Tarih Kurumu Yayınları.

    • Stanford J. Shaw, History of the Ottoman Empire and Modern Turkey, Volume I.

    • Virginia H. Aksan, Ottoman Wars 1700–1870: An Empire Besieged.

    • Rhoads Murphey, Ottoman Warfare 1500–1700.

    • Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, ilgili bölümler.

    • Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600).

    • Feridun M. Emecen, Osmanlı diplomasi tarihi üzerine çeşitli makale ve incelemeler.

    • Colin Imber, The Ottoman Empire, 1300–1650 (arka plan değerlendirmeleri için).

    • Norman Stone, The Eastern Front and the Ottoman World (Osmanlı-Rus ilişkilerine dair değerlendirmeler).

Akademik Makaleler ve Kurumsal Kaynaklar

    • Türk Tarih Kurumu (TTK) yayınları ve makaleleri.

    • Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), “İstanbul Antlaşması”, “Azak”, “Karlofça Antlaşması” ve ilgili maddeler.

    • Belleten (Türk Tarih Kurumu dergisi), Osmanlı-Rus ilişkileri üzerine yayımlanan çeşitli makaleler.

    • Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları).

    • International Journal of Turkish Studies’de yayımlanan ilgili akademik çalışmalar.

Picture of Yazar : Anadolu Genesis
Yazar : Anadolu Genesis

Anadolu Genesis, bilinmeyenleri merak eden, farklı bakış açılarıyla dünyayı anlamlandırmak isteyen herkes için hazırlanmış bir bilgi ve keşif platformudur. Amacımız, tarihten uzaya, ezoterik öğretilerden doğal afetlere kadar geniş bir yelpazede içerikler sunarak, okuyucularımıza düşündürücü ve ilham verici bir okuma deneyimi sunmaktır.

Hakkımızda

İlgili Yazılar

Türk Antlaşmalar Tarihi - Gerileme Dönemi (1669-1730)