Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyılı, yalnızca cephelerde verilen savaşlarla değil, diplomasi masasında kurulan ve bozulan dengelerle de şekillendi. Bu dönemde Karadeniz’in kuzeyi, Kırım Hanlığı, Lehistan, Avusturya ve özellikle Rusya arasında yaşanan rekabet, Avrupa siyasetinin en önemli güç mücadelelerinden biri hâline gelmişti. Osmanlı Devleti ise artık yalnızca fetheden bir imparatorluk değil, mevcut sınırlarını ve nüfuz alanlarını korumaya çalışan büyük bir devlet görünümündeydi.
1736 yılında başlayan Osmanlı-Rus Savaşı da bu mücadelenin önemli halkalarından biridir. Bazı kaynaklarda “İstanbul Antlaşması (1736)” ifadesi kullanılsa da tarih yazımında 1736 yılı esas olarak savaşın başladığı dönem olarak kabul edilir. Bu süreçte İstanbul’da gerçekleştirilen diplomatik görüşmeler ve karşılıklı nota alışverişleri, savaş öncesindeki siyasi atmosferi şekillendirmiştir. Asıl barış ise ilerleyen yıllarda Belgrad Antlaşması ile sağlanacaktır. Bununla birlikte 1736 yılı, Osmanlı-Rus ilişkilerinde yeni bir denge arayışının başlangıcı olarak değerlendirilmektedir.
Bu dönemin dikkat çekici yönlerinden biri, savaş meydanlarındaki gelişmeler kadar diplomatik hamlelerin de belirleyici olmasıdır. Rusya’nın Karadeniz’e açılma hedefi, Osmanlı’nın kuzey savunma stratejisi ve Avrupa devletlerinin çıkar hesapları, birbirini etkileyen çok katmanlı bir tablo oluşturmuştur. Bu nedenle 1736 yılı yalnızca bir savaşın başlangıcı değil, XVIII. yüzyılın güç dengelerini değiştirecek uzun bir sürecin de başlangıç noktalarından biri olarak görülebilir.
Karadeniz Üzerindeki Mücadele Yeni Bir Evreye Giriyordu
XVIII. yüzyılın ilk yarısında Karadeniz, Osmanlı Devleti açısından yalnızca bir iç deniz değildi. Aynı zamanda İstanbul’un güvenliğini sağlayan doğal bir savunma hattıydı. Karadeniz kıyılarının büyük bölümü Osmanlı hâkimiyetinde bulunuyor, Kırım Hanlığı ise kuzeyden gelebilecek tehditlere karşı önemli bir tampon bölge görevi üstleniyordu.
Rusya açısından ise tablo tamamen farklıydı.
I. Petro döneminden itibaren geliştirilen dış politika, sıcak denizlere ulaşmayı temel hedeflerden biri hâline getirmişti. Baltık Denizi’nde elde edilen başarıların ardından gözler giderek Karadeniz’e çevriliyordu. Ancak Karadeniz’e ulaşabilmek için Osmanlı savunma sisteminin aşılması gerekiyordu.
Bazı tarihçilere göre Rusya’nın bu politikası yalnızca ekonomik nedenlere dayanmıyordu. Karadeniz üzerinden Akdeniz’e ulaşabilmek, Avrupa siyasetinde kalıcı bir büyük güç olmanın da ön koşullarından biri olarak görülüyordu.
Osmanlı yönetimi ise bu gelişmeleri dikkatle takip ediyordu. Özellikle Azak Kalesi çevresindeki hareketlilik, sınır boylarında artan askeri hazırlıklar ve Kırım bölgesindeki diplomatik gelişmeler İstanbul’da yakından izlenmekteydi.
İran Cephesi Rusya İçin Fırsat Oluşturdu
1730’lu yıllarda Osmanlı Devleti’nin doğuda Safevî Devleti ve daha sonra Nadir Şah ile yürüttüğü mücadeleler önemli miktarda askerî kaynak tüketiyordu.
Doğu cephesindeki yoğunluk, kuzey sınırlarının daha hassas hâle gelmesine neden olmuştu.
Rus yönetimi bu gelişmeleri dikkatle analiz etti. Osmanlı ordusunun önemli bölümünün İran cephesinde bulunması, Karadeniz’in kuzeyinde daha rahat hareket edebilme ihtimalini artırıyordu.
Bazı araştırmacılar, Rusya’nın 1736 yılında harekete geçmesinde bu stratejik fırsatın önemli rol oynadığını ileri sürmektedir. Bunun yanında Avrupa’daki diplomatik ortam da Rusya’nın lehine görünüyordu. Avusturya ile geliştirilen ilişkiler, Osmanlı üzerinde çok cepheli baskı kurulabileceği düşüncesini güçlendirmişti.
İstanbul’da yapılan değerlendirmelerde ise savaş ihtimalinin giderek yükseldiği kabul edilmekle birlikte, diplomatik yolların tamamen tükenmediği düşünülüyordu. Ancak karşılıklı güven ortamı büyük ölçüde zayıflamıştı.
Kırım Hanlığı Neden Bu Kadar Önemliydi?
Kırım Hanlığı, Osmanlı Devleti’nin klasik savunma sisteminin vazgeçilmez parçalarından biriydi.
Hanlık yalnızca Osmanlı’ya bağlı bir müttefik değildi. Aynı zamanda Rus ilerleyişini geciktiren doğal bir güvenlik kuşağı oluşturuyordu. Kuzey bozkırlarını iyi tanıyan Kırım süvarileri, uzun yıllar boyunca Rusya’nın güneye doğru genişlemesini sınırlandıran önemli güçlerden biri olmuştu.
Ancak XVIII. yüzyılda dengeler değişmeye başlamıştı.
Rus ordusunda gerçekleştirilen askerî reformlar, topçu birliklerinin güçlendirilmesi ve düzenli piyade sisteminin geliştirilmesi, bozkır savaşlarının karakterini değiştirmişti.
1736 yılında Mareşal Burkhard Christoph von Münnich komutasındaki Rus kuvvetleri, Kırım’a yönelik büyük bir harekât başlattı. Perekop hattının aşılması, dönemin gözlemcileri tarafından dikkat çekici bir gelişme olarak kaydedildi.
Her ne kadar lojistik sorunlar ve salgın hastalıklar Rus ordusunu zorlamış olsa da bu harekât Osmanlı yönetimine önemli bir mesaj veriyordu:
Karadeniz’in kuzeyindeki askerî üstünlük artık tartışmasız değildi.
İstanbul’daki Diplomatik Trafik
Savaş başlamadan önce İstanbul’da yoğun diplomatik temaslar yürütülüyordu.
Avrupa devletlerinin elçileri gelişmeleri yakından izliyor, hazırladıkları raporları kendi başkentlerine gönderiyorlardı. Bu raporlar günümüzde dönemin diplomatik atmosferini anlamamızı sağlayan önemli belgeler arasında yer almaktadır.
Osmanlı yönetimi, savaşın yalnızca Rusya ile sınırlı kalmamasını sağlamaya çalışıyordu. Çünkü Avusturya’nın da çatışmaya katılması ihtimali ciddi bir risk oluşturuyordu.
Sadrazam ve Divân-ı Hümâyun üyeleri, diplomatik çözüm ihtimallerini değerlendirirken aynı zamanda sınır kalelerinin güçlendirilmesi yönünde kararlar alıyordu.
Bazı araştırmacılara göre İstanbul’da yapılan görüşmelerin temel amacı zaman kazanmaktı. Çünkü doğu cephesindeki gelişmeler tamamlanmadan kuzeyde büyük çaplı bir savaşa girmenin ciddi riskler taşıdığı düşünülüyordu.
Alternatif bir bakış açısına göre ise Osmanlı yönetimi savaşın kaçınılmaz olduğunu görüyor, ancak uygun diplomatik zemini oluşturmaya çalışıyordu.
Rusya’nın Asıl Hedefi Sadece Toprak Kazanmak mıydı?
İlk bakışta savaşın temel amacı yeni topraklar elde etmek gibi görünmektedir.
Ancak XVIII. yüzyıl diplomasisi incelendiğinde hedeflerin bundan çok daha geniş olduğu anlaşılır.
Rusya, Karadeniz’de kalıcı limanlara ulaşmak, ticaret yollarını kontrol etmek ve Osmanlı’nın kuzey savunmasını aşındırmak istiyordu.
Ayrıca Ortodoks topluluklar üzerindeki siyasi etkisini artırma düşüncesi de uzun vadeli hedefler arasında değerlendirilmektedir.
Bazı tarihçilere göre Rus dış politikası bu dönemde yalnızca askerî başarılarla değil, diplomatik meşruiyet üretme çabasıyla da dikkat çekmektedir. Avrupa devletlerine “denge sağlayan güç” görüntüsü verilmek istenirken, Osmanlı Devleti giderek savunmada kalan taraf olarak gösterilmeye başlanmıştır.
Bu algı değişimi, ilerleyen yıllarda yapılacak uluslararası antlaşmaların zeminini de etkileyecektir.
Osmanlı Savunma Stratejisi Nasıl Şekillendi?
Osmanlı Devleti, XVIII. yüzyıl boyunca klasik fetih anlayışından farklı bir askerî strateji geliştirmeye başladı.
Artık temel amaç yeni bölgeler ele geçirmekten çok mevcut sınırları korumaktı.
Bu doğrultuda Tuna hattındaki kaleler güçlendiriliyor, Karadeniz kıyılarındaki lojistik merkezler yeniden düzenleniyor ve Kırım Hanlığı ile koordinasyon artırılmaya çalışılıyordu.
Bunun yanında donanmanın ikmal sistemi de yeniden ele alındı. Karadeniz’de hızlı sevkiyat yapabilmek için limanların kapasitesinin artırılması gündeme geldi.
Ancak bazı araştırmacılar, bu reform girişimlerinin beklenen hızda uygulanamadığını ifade etmektedir. Özellikle mali kaynakların sınırlı olması ve farklı cephelerde devam eden askerî faaliyetler, reformların etkisini azaltmış olabilir.
Bütün bu gelişmeler, 1736 yılında başlayan savaşın yalnızca iki devlet arasındaki askerî mücadele olmadığını göstermektedir. Aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin XVIII. yüzyılda değişen uluslararası güç dengelerine nasıl uyum sağlamaya çalıştığının da önemli bir örneğini oluşturmaktadır.
Avrupa Diplomasisinin Sessiz Hesapları
1736 yılında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlayan savaş, görünürde iki devlet arasındaki bir mücadeleydi. Ancak dönemin Avrupa siyasetini yakından inceleyen tarihçiler, olayların çok daha geniş bir diplomatik çerçeve içinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. XVIII. yüzyılda büyük devletlerin dış politikası yalnızca savaş ilanlarıyla şekillenmiyor; elçilik raporları, ittifak arayışları ve güç dengesi hesapları da en az cephelerdeki gelişmeler kadar belirleyici oluyordu.
Bu dönemde Fransa, geleneksel Osmanlı dostu konumunu korumaya çalışırken, Avusturya ile Rusya arasındaki yakınlaşma İstanbul’da dikkatle izleniyordu. Lehistan-Litvanya Birliği ise hem coğrafi konumu hem de iç siyasi istikrarsızlığı nedeniyle büyük güçlerin rekabet alanlarından biri hâline gelmişti.
Bazı araştırmacılara göre Avrupa devletleri, Osmanlı Devleti’nin tamamen zayıflamasını da istemiyordu. Çünkü Osmanlı’nın ani bir çöküşü, Rusya’nın Balkanlar ve Karadeniz’de aşırı güç kazanmasına yol açabilirdi. Bu nedenle birçok Avrupa başkentinde “denge politikası” giderek daha fazla önem kazanmaya başladı.
Bu yaklaşım, ilerleyen yıllarda Osmanlı diplomasisinin de daha etkin biçimde kullanacağı bir araç hâline gelecekti.
Azak Kalesi ve Karadeniz’in Kapıları
Karadeniz’deki mücadelede en kritik noktalardan biri Azak Kalesi idi.
Don Nehri’nin Karadeniz’e açıldığı bölgeyi kontrol eden bu kale, yalnızca askerî bir üs değil, aynı zamanda ticaret yollarının denetlenmesini sağlayan stratejik bir merkezdi. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren Azak çevresinde yaşanan mücadeleler, Osmanlı-Rus rekabetinin simgelerinden biri hâline gelmişti.
1736 yılında başlayan savaş sırasında Rusya’nın hedeflerinden biri de bu hattaki üstünlüğünü kalıcı hâle getirmekti.
Osmanlı açısından ise Azak’ın güvenliği, yalnızca bir kalenin savunulması anlamına gelmiyordu. Karadeniz’in kuzey kıyılarındaki genel savunma düzeni büyük ölçüde bu bölgedeki dengeye bağlıydı.
Bazı tarihçilere göre Rusya’nın Azak bölgesine verdiği önem, ileride Kırım’ın ilhakına kadar uzanacak stratejinin ilk aşamalarından biri olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte farklı görüşler, XVIII. yüzyılın ortalarında Rus yönetiminin henüz bu kadar uzun vadeli ve kesin bir plana sahip olmadığını, gelişmelerin büyük ölçüde dönemin siyasi şartlarına göre şekillendiğini ileri sürmektedir.
Osmanlı Ordusunda Değişim Arayışları
1736 savaşı, Osmanlı askerî teşkilatındaki dönüşüm ihtiyacını da yeniden gündeme getirdi.
XVII. yüzyıl boyunca Avrupa ordularında yaşanan teknik gelişmeler, disiplin anlayışı ve lojistik organizasyonundaki yenilikler, savaşların karakterini değiştirmişti. Düzenli piyade birlikleri, gelişmiş topçu sistemleri ve mühendislik faaliyetleri artık kalelerin savunulmasında belirleyici rol oynuyordu.
Osmanlı ordusu ise köklü askerî geleneğini korumakla birlikte, değişen savaş teknolojisine uyum sağlama konusunda zaman zaman güçlüklerle karşılaşıyordu.
Bu durum yalnızca Osmanlı Devleti’ne özgü değildi. Aynı dönemde birçok Avrupa devleti de ordularını yeniden yapılandırmaya çalışıyordu. Ancak Rusya’nın özellikle Büyük Petro döneminden itibaren başlattığı askerî reformlar, XVIII. yüzyılın ortalarına gelindiğinde somut sonuçlar vermeye başlamıştı.
Topçu birliklerinin etkinliği, mühendislik hizmetlerinin gelişmesi ve düzenli eğitim sistemi, Rus ordusunun hareket kabiliyetini önemli ölçüde artırmıştı.
Bazı araştırmacılar, Osmanlı yönetiminin bu değişimi fark ettiğini ancak reformların maliyetinin ve siyasi dengelerin uygulama sürecini zorlaştırdığını ifade etmektedir.
İstanbul’da Alınan Kararlar Sadece Savaşı Değil Geleceği de Etkiledi
1736 yılı boyunca Divân-ı Hümâyun’da yapılan değerlendirmelerde yalnızca mevcut savaş değil, imparatorluğun uzun vadeli güvenlik politikası da ele alınıyordu.
Karadeniz kıyılarındaki tahkimatlar gözden geçiriliyor, Tuna hattındaki kalelerin ihtiyaçları belirleniyor ve Kırım Hanlığı ile koordinasyonun güçlendirilmesi amaçlanıyordu.
Bunun yanında mali kaynakların daha verimli kullanılması da gündemdeydi.
Uzayan savaşların hazine üzerindeki yükü, XVIII. yüzyıl Osmanlı yönetiminin en önemli sorunlarından biri hâline gelmişti. Bu nedenle askerî hazırlıklar ile ekonomik sürdürülebilirlik arasında hassas bir denge kurulmaya çalışılıyordu.
Alternatif bir bakış açısına göre bu dönem, Osmanlı Devleti’nin klasik askerî reflekslerden diplomasi ağırlıklı güvenlik anlayışına geçiş yaptığı yılların önemli örneklerinden biridir.
Belgrad Antlaşması’na Giden Yol
1736 yılında başlayan savaş, kısa sürede daha geniş bir çatışmaya dönüştü. Avusturya’nın da sürece dahil olmasıyla mücadele Balkanlar’a kadar yayıldı.
Ancak savaşın ilerleyen safhalarında beklenmedik gelişmeler yaşandı.
Osmanlı ordusu özellikle Avusturya cephesinde önemli başarılar elde etti. Bu gelişmeler, Avrupa’daki diplomatik dengeleri değiştirdi ve tarafları yeniden müzakere masasına yöneltti.
1739 yılında imzalanan Belgrad Antlaşması, savaşın resmen sona ermesini sağladı.
Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti Belgrad’ı geri aldı ve Avusturya karşısında önemli diplomatik kazanımlar elde etti. Rusya ise Azak üzerinde belirli haklar elde etmekle birlikte Karadeniz’de tam anlamıyla serbest hareket etme hedefini gerçekleştiremedi. Karadeniz’in Osmanlı egemenliğindeki statüsü büyük ölçüde korunmaya devam etti.
Bazı tarihçilere göre Belgrad Antlaşması, XVIII. yüzyılda Osmanlı diplomasisinin en başarılı örneklerinden biridir. Diğer araştırmacılar ise bu başarının geçici olduğunu ve Rusya’nın uzun vadeli stratejik hedeflerinden vazgeçmediğini belirtmektedir.
Nitekim sonraki on yıllarda yaşanacak gelişmeler, ikinci görüşü destekleyen önemli örnekler ortaya koyacaktır.
Rusya Dengesi Gerçekten Korunabildi mi?
“Rusya Dengesi” kavramı, yalnızca askerî güçlerin eşitlenmesini ifade etmez.
Asıl mesele, Karadeniz çevresinde hiçbir devletin mutlak üstünlük kurmamasını sağlamaktı.
1736 yılında başlayan süreçte Osmanlı Devleti bu dengeyi koruyabilmek için askerî güç, diplomasi ve bölgesel ittifakları birlikte kullanmaya çalıştı. Kırım Hanlığı’nın varlığı, Tuna savunma sistemi ve Avrupa devletleri arasındaki rekabet bu politikanın önemli parçalarıydı.
Ancak güç dengeleri durağan değildir.
Rusya’nın nüfusu, ekonomik kapasitesi ve askerî reformları zaman içinde etkisini artırırken Osmanlı Devleti çok farklı cephelerde mücadele etmek zorunda kaldı. Bu nedenle XVIII. yüzyıl boyunca kurulan denge, sürekli yeniden tanımlanmak zorunda kaldı.
Bazı araştırmacılara göre 1736–1739 arasındaki gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin hâlâ güçlü bir bölgesel aktör olduğunu göstermektedir. Alternatif değerlendirmeler ise bu dönemi, güç kaybının henüz açık biçimde hissedilmediği ancak gelecekte yaşanacak dönüşümlerin işaretlerinin ortaya çıktığı yıllar olarak yorumlamaktadır.
Tarih Yazımındaki Tartışmalar
1736 yılına ilişkin çalışmalarda dikkat çeken noktalardan biri, bazı popüler kaynaklarda “İstanbul Antlaşması (1736)” adlandırmasının kullanılmasıdır.
Bununla birlikte akademik literatürde 1736 yılı daha çok Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlangıç yılı olarak ele alınmaktadır. Taraflar arasında İstanbul’da diplomatik görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da uluslararası hukuk açısından savaşı sona erdiren ve kalıcı hükümler içeren esas belge 1739 tarihli Belgrad Antlaşması’dır.
Bu nedenle tarihçiler, 1736 yılındaki diplomatik temaslar ile 1739’da imzalanan resmî barış antlaşmasını birbirinden ayırarak değerlendirmektedir.
Bu ayrım, tarih araştırmalarında belge temelli çalışmanın önemini de ortaya koymaktadır. Benzer isimler veya farklı kaynaklarda kullanılan ifadeler, zaman zaman kavramsal karışıklıklara yol açabilmektedir.
XVIII. Yüzyılın Dönüm Noktalarından Biri
1736 yılında başlayan Osmanlı-Rus mücadelesi, yalnızca birkaç yıl süren bir savaş olarak değerlendirilmemelidir. Bu dönem, Karadeniz’in jeopolitiğinin yeniden şekillenmeye başladığı, diplomatik dengelerin askerî başarı kadar önem kazandığı ve Avrupa güç siyasetinin yeni bir evreye geçtiği yıllardan biridir.
Osmanlı Devleti, bu süreçte yalnızca sınırlarını savunmaya değil, uluslararası dengeleri kendi lehine kullanmaya da çalışmıştır. Rusya ise Karadeniz’e ulaşma hedefinden vazgeçmemiş, ancak bunu tek bir savaşla gerçekleştiremeyeceğini görmüştür.
Geriye dönüp bakıldığında 1736 yılı, iki imparatorluğun uzun sürecek rekabetinin önemli dönemeçlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Bu rekabet ilerleyen yıllarda Küçük Kaynarca Antlaşması, Kırım’ın ilhakı ve XIX. yüzyıl boyunca devam edecek Doğu Sorunu’nun temel dinamiklerini de etkileyecektir.
Dolayısıyla 1736’da başlayan mücadele yalnızca kendi dönemini değil, sonraki yüzyılın siyasi haritasını da dolaylı biçimde şekillendiren gelişmeler arasında yer almıştır.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Kandiye Antlaşması (1669) – Girit’in Alınışı
- Bucaş Antlaşması (1672) – Lehistan Zaferi
- İzvança Antlaşması (1676) – Lehistan Dengesi
- Bahçesaray Antlaşması (1681) – Rusya ile İlk Anlaşma
- Karlofça Antlaşması (1699) – Büyük Toprak Kaybı
- İstanbul Antlaşması (1700) – Karlofça Tamamlayıcısı
- Prut Antlaşması (1711): Osmanlı ile Rusya Arasında Değişen Güç Dengesi
- Edirne Antlaşması (1713) – Lehistan Düzeni
- Pasarofça Antlaşması (1718) – Avusturya’ya Toprak Kaybı
- İstanbul Antlaşması (1724) – İran Paylaşımı
- Hemedan Antlaşması (1727) – İran İlişkisi
- Ahmet Paşa Antlaşması (1732) – İran Barışı
- Belgrad Antlaşması (1739) – Osmanlı’nın Avrupa’daki Son Büyük Diplomatik Kazanımı
- Niş Antlaşması (1739) – Belgrad’ın Tamamlayıcısı
- Kerden Antlaşması (1746) – İran Sınırı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar