Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıla girerken karşı karşıya kaldığı sorunlar yalnızca savaş meydanlarında yaşanmıyordu. Diplomasi masaları da artık en az cepheler kadar belirleyici hâle gelmişti. Bazen bir antlaşmanın birkaç maddesi, yıllarca süren savaşlardan daha büyük sonuçlar doğurabiliyordu. 1826 yılında imzalanan Akkerman Sözleşmesi de bu örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
İlk bakışta Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılmış teknik bir düzenleme gibi görünen bu sözleşme, aslında Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a, Eflak ve Boğdan’dan Sırbistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın siyasi dengesini etkilemiştir. Bazı tarihçiler bu belgeyi, Edirne Antlaşması’nın ve daha sonraki Osmanlı-Rus ilişkilerinin habercisi olarak değerlendirirken, bazı araştırmacılar ise Osmanlı’nın diplomatik yalnızlığının belirginleştiği dönüm noktalarından biri olarak yorumlamaktadır.
Peki Akkerman Sözleşmesi gerçekten yalnızca birkaç sınır maddesinden mi ibaretti? Yoksa Osmanlı Devleti’nin uluslararası dengelerde giderek daha savunmacı bir konuma sürüklendiğinin işaretlerinden biri miydi?
Osmanlı-Rus Rekabetinin Yeni Bir Evresi
18. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yaşanan savaşlar, Avrupa siyasetinin temel meselelerinden biri hâline gelmişti. Özellikle Küçük Kaynarca Antlaşması’nın ardından Rusya, Karadeniz’de ve Balkanlar’da daha etkili bir aktör olarak ortaya çıkmıştı.
1774 sonrasında Rusya’nın dış politikası yalnızca toprak kazanımına değil, Osmanlı Devleti içerisindeki Ortodoks topluluklar üzerinde nüfuz kurmaya da yönelmişti. Bu durum diplomatik ilişkileri sürekli gergin hâle getiriyordu.
19. yüzyılın ilk çeyreğinde ise Avrupa’nın siyasi haritası Napolyon Savaşları nedeniyle önemli ölçüde değişmişti. Napolyon’un yenilgisinden sonra büyük devletler yeni güç dengeleri oluşturmaya çalışırken Osmanlı Devleti eski askerî ve diplomatik üstünlüğünü korumakta zorlanıyordu.
Tam bu dönemde Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri de yeni krizlerin doğmasına yol açtı.
Sırp İsyanı ve Balkanlar’daki Değişim
1804 yılında başlayan Birinci Sırp İsyanı, Osmanlı Devleti’nin Balkan yönetiminde ciddi sorunlar bulunduğunu göstermişti. Her ne kadar isyan belirli dönemlerde bastırılmış olsa da Sırpların özerklik talepleri tamamen ortadan kalkmadı.
Rusya ise bu gelişmeleri dikkatle takip ediyordu.
1812 Bükreş Antlaşması ile Sırplara bazı haklar verilmesi öngörülmüş olsa da uygulamada çeşitli aksaklıklar yaşandı. Rusya bu maddelerin yerine getirilmesini sürekli gündeme taşıdı.
Bazı araştırmacılara göre Rusya’nın amacı yalnızca Sırpların haklarını korumak değildi. Aynı zamanda Balkanlar’daki nüfuzunu genişletecek diplomatik araçlar oluşturmayı hedefliyordu.
Bu süreç Akkerman görüşmelerinin önemli gündemlerinden biri hâline gelecekti.
Eflak ve Boğdan Meselesi
Akkerman Sözleşmesi’nin en dikkat çekici yönlerinden biri Tuna Prenslikleri olarak bilinen Eflak ve Boğdan üzerindeki düzenlemelerdi.
Bu bölgeler Osmanlı Devleti’ne bağlı olmakla birlikte belirli ölçüde özerk yönetime sahipti. Ancak prenslerin atanması, görev süreleri ve yerel yönetim konularında Osmanlı ile Rusya arasında uzun süredir anlaşmazlık yaşanıyordu.
Rusya, bölgede istikrarlı yönetim oluşturulmasını gerekçe göstererek daha geniş haklar talep ediyordu.
Bazı tarihçilere göre bu talepler yalnızca idarî reform amacı taşımıyordu. Uzun vadede Tuna hattında Rus nüfuzunun güçlendirilmesi de hedeflenmiş olabilir.
Yunan İsyanının Gölgesinde Diplomasi
1821 yılında başlayan Yunan İsyanı, Osmanlı Devleti’nin bütün dikkatini Mora ve Ege Denizi’ne çevirmişti.
İsyan devam ederken Avrupa kamuoyunda güçlü bir Helen yanlısı hareket oluştu. Rusya da Ortodoks dayanışmasını öne çıkararak gelişmeleri yakından takip etti.
Bu sırada Osmanlı Devleti aynı anda birçok diplomatik sorunla mücadele etmek zorundaydı.
İç güvenlik meseleleri, ekonomik sıkıntılar, eyaletlerde yaşanan otorite sorunları ve Avrupa devletlerinin baskıları İstanbul yönetiminin hareket alanını daraltıyordu.
Akkerman Sözleşmesi işte böyle karmaşık bir uluslararası ortamda gündeme geldi.
Akkerman’da Yapılan Görüşmeler
1826 yılında günümüzde Ukrayna sınırları içerisinde bulunan Akkerman’da Osmanlı ve Rus temsilcileri bir araya geldi.
Şehir, Karadeniz’in kuzeyindeki stratejik konumu nedeniyle uzun süredir diplomatik görüşmelere ev sahipliği yapabilecek güvenli merkezlerden biri olarak görülüyordu.
Tarafların temel amacı mevcut anlaşmazlıkları yeni bir savaş çıkmadan çözebilmekti.
Ancak müzakerelerde güç dengesinin tamamen eşit olduğu söylenemez.
Rusya askerî ve diplomatik bakımdan daha avantajlı görünürken Osmanlı Devleti aynı dönemde Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması gibi büyük iç dönüşümlerle meşguldü.
Sözleşmenin Temel Maddeleri
Akkerman Sözleşmesi birçok farklı konuyu düzenliyordu.
En önemli hükümlerden bazıları şunlardı:
- Eflak ve Boğdan voyvodalarının belirli sürelerle görev yapması kabul edildi.
- Yerel yöneticilerin görevden alınması belirli kurallara bağlandı.
- Rusya’nın bu bölgelerdeki etkisi fiilen güçlendi.
- Sırbistan’a daha önce vaat edilen bazı hakların uygulanması yeniden teyit edildi.
- Ticaret ve sınır güvenliği konularında yeni düzenlemeler yapıldı.
- Önceki Osmanlı-Rus antlaşmalarındaki bazı hükümler tekrar doğrulandı.
Bu maddeler görünüşte idarî düzenlemeler içeriyor olsa da uzun vadeli siyasi sonuçlar doğurdu.
Osmanlı Neden Taviz Vermek Zorunda Kaldı?
Bu sorunun tek bir cevabı bulunmamaktadır.
Öncelikle Osmanlı Devleti aynı dönemde çok yönlü bir kriz yaşıyordu.
Merkezî otoritenin yeniden yapılandırılması, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, mali sorunlar ve eyaletlerdeki yönetim problemleri devletin diplomatik esnekliğini azaltmıştı.
Diğer taraftan Avrupa devletleri arasında Osmanlı lehine güçlü bir ittifak da oluşmamıştı.
Bazı araştırmacılara göre İstanbul yönetimi yeni bir Rus savaşını önlemek amacıyla belirli tavizleri geçici çözüm olarak kabul etti.
Alternatif bir bakış açısına göre ise bu tavizler dönemin şartlarında zaman kazanma stratejisinin parçasıydı.
Rusya’nın Kazanımları
Akkerman Sözleşmesi sonrasında Rusya’nın diplomatik konumu belirgin biçimde güçlendi.
Özellikle Tuna Prenslikleri üzerindeki etkisi daha görünür hâle geldi.
Sırbistan konusunda da Rusya kendisini uluslararası düzeyde koruyucu güç olarak göstermeyi başardı.
Karadeniz’in kuzeyindeki dengeler de Rusya lehine değişmeye devam etti.
Bu gelişmeler ilerleyen yıllarda yalnızca Osmanlı-Rus ilişkilerini değil, Avusturya ve diğer Avrupa devletlerinin Balkan politikalarını da etkileyecekti.
Osmanlı Açısından Görünen ve Görünmeyen Kayıplar
Sözleşmenin imzalandığı gün Osmanlı Devleti büyük toprak kaybı yaşamamıştı.
Ancak diplomatik açıdan bazı önemli yetkilerin sınırlandığı görülmektedir.
Özellikle Eflak ve Boğdan üzerindeki geleneksel yönetim anlayışı değişmeye başlamıştı.
Merkezî idarenin mutlak karar verme yetkisi belirli ölçülerde uluslararası denetimin konusu hâline gelmişti.
Bazı tarihçiler bu gelişmeyi egemenlik anlayışında önemli bir kırılma olarak değerlendirmektedir.
Diğer araştırmacılar ise bunun dönemin uluslararası hukuk düzenine uyum sağlama çabası olarak da okunabileceğini belirtmektedir.
Yeniçeri Ocağı’nın Kaldırılması ile Aynı Yıla Denk Gelmesi
1826 yılı Osmanlı tarihi açısından yalnızca Akkerman Sözleşmesi nedeniyle önemli değildir.
Aynı yıl II. Mahmud tarafından Yeniçeri Ocağı kaldırılmış ve Vak’a-i Hayriye olarak bilinen büyük askerî dönüşüm gerçekleştirilmiştir.
Bu durum ilginç bir tarihsel çakışma oluşturur.
Bir tarafta devlet içeride modernleşme girişimlerine başlamıştı.
Diğer tarafta ise dış politikada Rus baskısını azaltmak için diplomatik tavizler vermek zorunda kalıyordu.
Bu iki gelişme birlikte değerlendirildiğinde Osmanlı Devleti’nin aynı anda hem içeride reform hem de dışarıda denge siyaseti yürütmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.
Edirne Antlaşması’na Giden Yol
Akkerman Sözleşmesi uzun süre kalıcı barış sağlayamadı.
1828 yılında Osmanlı-Rus Savaşı yeniden başladı.
Bu savaş sonunda imzalanan 1829 Edirne Antlaşması Osmanlı Devleti açısından çok daha ağır sonuçlar doğurdu.
Bazı tarihçiler Akkerman’ın aslında yaklaşan büyük diplomatik değişimin ön hazırlığı olduğunu düşünmektedir.
Çünkü burada kabul edilen bazı ilkeler daha sonraki anlaşmalarda genişletilerek uygulanmıştır.
Dolayısıyla Akkerman yalnızca kendi dönemi içinde değil, sonraki gelişmeler açısından da önem taşımaktadır.
Avrupa Güç Dengesi İçinde Akkerman’ın Yeri
- yüzyıl diplomasisi yalnızca iki devlet arasındaki ilişkilerden oluşmuyordu.
İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya’nın oluşturduğu karmaşık denge sistemi Osmanlı Devleti’nin hareket alanını doğrudan etkiliyordu.
Akkerman Sözleşmesi bu güç dengesi içerisinde Rusya’nın diplomatik üstünlüğünü pekiştiren gelişmelerden biri olarak değerlendirilebilir.
Ancak Avrupa devletlerinin tamamının Rusya’nın genişlemesini desteklediği de söylenemez.
Bazı devletler Rus nüfuzunun aşırı büyümesini kendi çıkarları açısından riskli görüyordu.
Bu nedenle sonraki yıllarda “Doğu Sorunu” olarak adlandırılan mesele Avrupa siyasetinin temel tartışma alanlarından biri hâline gelecekti.
Alternatif Tarihsel Yaklaşımlar
Akkerman Sözleşmesi üzerine farklı yorumlar bulunmaktadır.
Bazı araştırmacılara göre Osmanlı Devleti bu anlaşmayı imzalamasaydı daha erken tarihte kapsamlı bir savaş kaçınılmaz olabilirdi.
Alternatif bir bakış açısına göre ise sözleşme Rusya’nın taleplerini yalnızca ertelemiş, temel sorunları çözememiştir.
Bir başka değerlendirme ise II. Mahmud’un içeride yürüttüğü reformların tamamlanabilmesi için kısa süreli diplomatik istikrar arayışında olduğu yönündedir.
Kesin belge ve verilerle doğrulanması güç olan bu yorumlar, dönemin karmaşık siyasi atmosferini anlamaya yardımcı olan farklı perspektifler sunmaktadır.
Diplomasi Masasında Değişen İmparatorluk
Akkerman Sözleşmesi, Osmanlı Devleti’nin askerî gücü kadar diplomatik kapasitesinin de sınandığı bir dönemin ürünüdür. Bu belge, yalnızca Rusya ile yapılan teknik bir anlaşma değil; 19. yüzyılda değişen uluslararası düzenin Osmanlı yönetimi üzerindeki etkilerini gösteren önemli örneklerden biri olarak değerlendirilebilir.
Sözleşmeyle kabul edilen düzenlemeler, Eflak ve Boğdan’ın yönetiminden Sırbistan’ın statüsüne kadar birçok konuda Rusya’nın etkisini artırırken, Osmanlı Devleti’nin geleneksel yönetim anlayışının uluslararası baskılar karşısında dönüşmeye başladığını da ortaya koymuştur.
Bazı tarihçilere göre Akkerman, Osmanlı’nın geri çekiliş sürecindeki kilometre taşlarından biridir. Bazı araştırmacılar ise bunu, devletin daha büyük kayıpları geciktirmek amacıyla uyguladığı pragmatik bir diplomasi örneği olarak değerlendirmektedir. Kesin olan nokta ise 1826 yılında imzalanan bu sözleşmenin, yalnızca kendi dönemini değil, Balkanlar’ın ve Karadeniz’in sonraki siyasi gelişmelerini de etkileyen önemli belgeler arasında yer aldığıdır.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) – Rus Üstünlüğünün Başlangıcı
- Aynalıkavak Tenkihnamesi (1779) – Kırım Düzeni
- Osmanlı-Prusya İttifakı (1790) – Avrupa Dengesi
- Ziştovi Antlaşması (1791) – Avusturya Barışı
- Kalas Antlaşması (1791) – Geçici Barış
- Yaş Antlaşması (1792) – Kırım’ın Kesinleşen Kaybı
- Trablus Antlaşması (1795) – Kuzey Afrika Düzeni
- Tunus Antlaşması (1797) – Fransız Etkisi
- El-Ariş Antlaşması (1800) – Mısır Meselesi
- Paris Antlaşması (1802) – Fransa Barışı
- Kale-i Sultaniye Antlaşması (1809) – İngiltere Dengesi
- Bükreş Antlaşması (1812) – Rusya Barışı
- Erzurum Antlaşması (1823) – İran Sınırı
- Edirne Antlaşması (1829) – Balkan Kaybı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar