XIX. yüzyılın başlarında Avrupa’nın siyasi haritası neredeyse her yıl yeniden çiziliyordu. İmparatorluklar yalnızca cephelerde değil, diplomasi masalarında da mücadele ediyordu. Osmanlı Devleti ise bu büyük rekabetin dışında kalabilecek bir güç değildi. Karadeniz’den Akdeniz’e, Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan coğrafyası, Avrupa devletlerinin stratejik hesaplarının merkezinde bulunuyordu.
Tam da bu dönemde imzalanan Kale-i Sultaniye Antlaşması (1809), çoğu zaman büyük savaşların gölgesinde kalan ancak Osmanlı dış politikasının dönüşümünü anlamak açısından dikkat çekici belgelerden biri olarak değerlendirilir. Antlaşma yalnızca Osmanlı Devleti ile Büyük Britanya arasındaki ilişkileri düzenleyen diplomatik bir metin değildi; aynı zamanda Napolyon Savaşları’nın doğurduğu yeni uluslararası denge arayışının önemli parçalarından biriydi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu soru önem kazanır: Osmanlı Devleti gerçekten İngiltere ile kalıcı bir ittifak mı kurmuştu, yoksa yalnızca dönemin şartlarının zorladığı geçici bir denge siyaseti mi yürütüyordu? Bu sorunun cevabı, XIX. yüzyıl boyunca Osmanlı diplomasisinin izleyeceği yolu anlamaya yardımcı olur.
Avrupa’nın Sarsılan Dengesi ve Osmanlı’nın Yeni Arayışları
1800’lü yılların ilk on yılı, Avrupa tarihinde olağanüstü hareketli bir dönemdi. Fransız Devrimi’nin ardından yükselen Napolyon Bonapart, kıta siyasetini kökten değiştirmişti. Fransa’nın hızlı yükselişi yalnızca Avusturya ve Prusya’yı değil, Rusya ile Büyük Britanya’yı da doğrudan etkiliyordu.
Osmanlı Devleti ise aynı yıllarda farklı yönlerden baskı altındaydı. Balkanlarda artan huzursuzluklar, Rusya’nın Karadeniz politikası, Mısır’da yaşanan gelişmeler ve ekonomik sıkıntılar devlet yönetimini zorlaştırıyordu.
1806 yılında başlayan Osmanlı-Rus Savaşı, devletin dikkatini kuzeye çevirmişti. Aynı süreçte İngiltere ile ilişkiler de istikrarlı değildi. 1807 yılında İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı’nı zorlaması ve İstanbul önlerine kadar gelmesi iki devlet arasında ciddi bir kriz yaratmıştı.
Ancak Avrupa’daki güç dengeleri hızla değişiyordu. Napolyon’un etkisinin artması, İngiltere’nin Osmanlı Devleti ile yeniden yakınlaşmasını gerekli hâle getirdi. Çünkü Londra yönetimi açısından İstanbul’un Fransız nüfuzuna girmesi kabul edilebilir bir gelişme değildi.
Kale-i Sultaniye’de Başlayan Diplomatik Süreç
1809 yılında Çanakkale Boğazı girişindeki Kale-i Sultaniye’de yapılan görüşmeler sonunda taraflar yeni bir anlaşmaya ulaştılar.
Antlaşmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, Osmanlı Devleti’nin boğazlar üzerindeki egemenliğinin uluslararası düzeyde desteklenmesiydi.
Anlaşmanın temel hükümleri arasında şu başlıklar öne çıkıyordu:
- Osmanlı Devleti ile Büyük Britanya arasında dostluk ilişkilerinin yeniden kurulması.
- Boğazların yabancı savaş gemilerine kapalı tutulması ilkesinin İngiltere tarafından kabul edilmesi.
- Tarafların ortak çıkarlarını tehdit eden gelişmeler karşısında iş birliği yapması.
- Ticaret ve diplomatik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi.
Özellikle boğazlar meselesi ilerleyen yıllarda Avrupa diplomasisinin en önemli konularından biri hâline gelecekti. Bu nedenle bazı tarihçiler Kale-i Sultaniye Antlaşması’nı Boğazlar Rejimi’nin erken dönemdeki önemli kilometre taşlarından biri olarak değerlendirir.
II. Mahmud Döneminin Diplomasi Anlayışı
Antlaşmanın imzalandığı dönemde tahta II. Mahmud bulunuyordu.
II. Mahmud yalnızca askerî reformlarla değil, dış politika anlayışındaki değişimle de dikkat çeken hükümdarlardan biri olarak kabul edilir.
XVIII. yüzyılda Osmanlı Devleti çoğu zaman Avrupa devletlerini birbirinden uzak tutmaya çalışan bir siyaset izlerken, XIX. yüzyılın başlarında daha esnek ve çok yönlü bir diplomasi anlayışı gelişmeye başlamıştı.
İngiltere ile kurulan ilişki de bu yaklaşımın bir ürünüydü.
Devlet yöneticileri, tek bir büyük güce tam anlamıyla bağımlı kalmanın uzun vadede yeni sorunlar oluşturabileceğinin farkındaydı. Bu nedenle diplomasi, farklı devletler arasındaki rekabetten mümkün olduğunca yararlanmayı hedefliyordu.
Bazı araştırmacılara göre Kale-i Sultaniye Antlaşması, Osmanlı’nın “denge siyaseti” olarak adlandırılan yaklaşımının kurumsallaşmaya başladığı belgelerden biri olarak görülebilir.
İngiltere Neden Osmanlı’yı Destekledi?
İlk bakışta İngiltere’nin Osmanlı Devleti’ni desteklemesi şaşırtıcı gibi görünebilir. Oysa Londra’nın hesapları oldukça geniş bir coğrafyayı kapsıyordu.
İngiltere açısından üç temel unsur belirleyiciydi:
Hindistan Yolu
İngiliz İmparatorluğu’nun en değerli sömürgesi Hindistan’dı.
Akdeniz, Mısır ve Osmanlı toprakları bu ulaşım hattının güvenliği açısından büyük önem taşıyordu.
Napolyon’un Mısır Seferi, İngiltere’ye bu güzergâhın ne kadar kritik olduğunu göstermişti.
Rusya’nın Genişlemesi
Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e ulaşma hedefi yalnızca Osmanlı’yı değil, İngiltere’yi de ilgilendiriyordu.
İngiliz hükümeti, Rus donanmasının Akdeniz’de güç kazanmasının Avrupa dengelerini değiştireceğini düşünüyordu.
Fransa’nın Etkisi
Napolyon’un Osmanlı üzerinde nüfuz kurması ihtimali de Londra’nın temel kaygılarından biriydi.
Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin bağımsız kalması, İngiliz çıkarları açısından önemli görülüyordu.
Osmanlı Açısından Antlaşmanın Kazanımları
Osmanlı Devleti açısından anlaşma yalnızca askerî destek anlamına gelmiyordu.
Diplomatik bakımdan daha önemli bazı sonuçlar ortaya çıktı.
İngiltere’nin Osmanlı toprak bütünlüğünü destekleyen yaklaşımı ilerleyen yıllarda uluslararası siyasette sıkça gündeme gelecekti.
Boğazlar üzerindeki Osmanlı egemenliğinin kabul edilmesi de devlet açısından önemli bir diplomatik başarı olarak değerlendirilebilir.
Bunun yanında İngiltere ile ticaret ilişkilerinin yeniden canlanması ekonomik açıdan da belirli avantajlar sağladı.
Bununla birlikte bazı tarihçiler bu yakınlaşmanın uzun vadede İngiltere’nin Osmanlı iç siyaseti üzerindeki etkisini artırdığı görüşündedir.
Dolayısıyla antlaşmanın sonuçları tek yönlü değerlendirilmez.
Boğazlar Meselesinin İlk Büyük Diplomatik Dönüşümlerinden Biri
Bugün “Boğazlar Sorunu” olarak bilinen uluslararası mesele, XIX. yüzyıl boyunca Avrupa diplomasisinin merkezinde yer aldı.
Kale-i Sultaniye Antlaşması bu sürecin erken örneklerinden biri olarak dikkat çeker.
Boğazların yabancı savaş gemilerine kapalı tutulması ilkesi daha sonra farklı uluslararası sözleşmelerde yeniden gündeme geldi.
Bu durum Osmanlı Devleti’nin yalnızca askerî değil, jeopolitik önemini de ortaya koyuyordu.
İstanbul’u kontrol etmek yalnızca bir başkenti kontrol etmek anlamına gelmiyordu.
Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçiş yolları da bu hesapların merkezindeydi.
Denge Siyasetinin Başlangıcı mı?
Osmanlı dış politikası incelendiğinde XIX. yüzyıl boyunca sıkça karşılaşılan kavramlardan biri “denge siyaseti”dir.
Bu anlayışın temelinde büyük devletlerden herhangi birinin aşırı güç kazanmasını engellemek bulunuyordu.
Kale-i Sultaniye Antlaşması bu yaklaşımın ilk belirgin uygulamalarından biri olarak görülür.
Osmanlı Devleti bir taraftan Rusya’yı dengelemeye çalışırken diğer taraftan İngiltere ile yakınlaşıyor, aynı zamanda Fransa ile ilişkilerini tamamen koparmamaya özen gösteriyordu.
Bu politika ilerleyen yıllarda Kırım Savaşı, Paris Antlaşması ve Berlin Kongresi gibi gelişmelerde de farklı biçimlerde devam edecekti.
Diplomasi Masasında Yazılan Yeni Osmanlı Stratejisi
XIX. yüzyıl yalnızca savaşların değil, diplomatların da yüzyılı olarak tanımlanabilir.
II. Mahmud döneminde başlayan diplomatik dönüşüm, Avrupa başkentlerinde sürekli elçiliklerin açılmasıyla daha da belirginleşti.
Artık yalnızca askerî başarı yeterli görülmüyordu.
Uluslararası hukuk, diplomatik temsilcilikler ve çok taraflı görüşmeler devlet yönetiminin ayrılmaz parçaları hâline gelmeye başlamıştı.
Bu yönüyle Kale-i Sultaniye Antlaşması, Osmanlı diplomasisinin klasik dönemden modern uluslararası ilişkilere geçişinde önemli belgeler arasında sayılır.
Tarih Yazımındaki Farklı Değerlendirmeler
Antlaşmanın tarihçiler tarafından yorumlanışı tamamen aynı değildir.
Bazı araştırmacılara göre bu belge, Osmanlı Devleti’nin uluslararası sistem içinde yeniden meşruiyet kazandığını gösteren önemli bir diplomatik başarıdır.
Başka tarihçiler ise İngiltere’nin temel amacının Osmanlı’yı korumaktan çok kendi küresel çıkarlarını güvence altına almak olduğunu savunur.
Alternatif bir bakış açısına göre ise iki değerlendirme birbirini dışlamaz. İngiltere kendi çıkarlarını korurken, Osmanlı Devleti de aynı süreçte büyük güçler arasındaki rekabetten yararlanmayı başarmıştır. Bu nedenle antlaşma tek taraflı bir kazanım ya da kayıp olarak değerlendirilmek yerine, dönemin uluslararası şartları içinde ele alınmalıdır.
Antlaşmanın Uzun Vadeli Mirası
1809 yılında imzalanan Kale-i Sultaniye Antlaşması, kısa vadede Osmanlı-İngiliz ilişkilerini yeniden şekillendirirken, uzun vadede XIX. yüzyıl diplomasi tarihinin önemli dönüm noktalarından biri hâline geldi.
Boğazlar meselesinin uluslararası hukuk açısından daha görünür hâle gelmesi, İngiltere’nin Osmanlı politikasında daha etkin rol üstlenmesi ve Osmanlı Devleti’nin büyük güçler arasındaki dengeyi korumaya yönelik dış politika anlayışını geliştirmesi bu sürecin kalıcı etkileri arasında gösterilebilir.
Yüzyılın ilerleyen dönemlerinde yaşanan Kırım Savaşı, Londra Konferansı ve Boğazlarla ilgili diğer uluslararası düzenlemeler incelendiğinde, 1809 yılında atılan diplomatik adımların sonraki gelişmeler üzerinde belirli bir etkisi olduğu görülmektedir.
Bugün Kale-i Sultaniye Antlaşması, geniş kitleler tarafından sıkça hatırlanan bir belge olmasa da Osmanlı dış politikasının yön değiştirdiği kritik eşiklerden biri olarak önemini korumaktadır. Diplomasi tarihine ilgi duyanlar açısından bu antlaşma, savaş meydanlarında kazanılamayan bazı sonuçların müzakere masasında elde edilebildiğini gösteren dikkat çekici örneklerden biri olmaya devam etmektedir.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) – Rus Üstünlüğünün Başlangıcı
- Aynalıkavak Tenkihnamesi (1779) – Kırım Düzeni
- Osmanlı-Prusya İttifakı (1790) – Avrupa Dengesi
- Ziştovi Antlaşması (1791) – Avusturya Barışı
- Kalas Antlaşması (1791) – Geçici Barış
- Yaş Antlaşması (1792) – Kırım’ın Kesinleşen Kaybı
- Trablus Antlaşması (1795) – Kuzey Afrika Düzeni
- Tunus Antlaşması (1797) – Fransız Etkisi
- El-Ariş Antlaşması (1800) – Mısır Meselesi
- Paris Antlaşması (1802) – Fransa Barışı
- Bükreş Antlaşması (1812) – Rusya Barışı
- Erzurum Antlaşması (1823) – İran Sınırı
- Akkerman Sözleşmesi (1826) – Rusya’ya Tavizler
- Edirne Antlaşması (1829) – Balkan Kaybı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar