19. yüzyılın başları, Osmanlı Devleti için yalnızca savaşların değil, aynı zamanda yeni bir uluslararası düzenin şekillendiği yıllardı. Avrupa’da Napolyon Bonapart’ın yükselişi kıtanın siyasi dengelerini sarsarken, Karadeniz’in kuzeyinden yükselen Rus İmparatorluğu da güneye doğru genişleme politikasını sistemli biçimde sürdürüyordu. Bu iki büyük gelişmenin kesişim noktasında ise Osmanlı Devleti bulunuyordu. Bir yandan Balkanlar’da milliyetçi hareketler güç kazanıyor, diğer yandan Kafkasya ve Tuna havzasında Rus baskısı giderek artıyordu.
1812 tarihli Bükreş Antlaşması, çoğu zaman Osmanlı-Rus savaşlarının uzun listesi içinde kısa bir diplomatik metin olarak değerlendirilir. Oysa bu antlaşma, yalnızca 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı’nı sona erdiren bir belge değildir. Aynı zamanda Balkanlar’ın geleceğini, Besarabya’nın kaderini, Sırp isyanlarının yönünü ve Osmanlı’nın 19. yüzyıl boyunca yaşayacağı diplomatik baskıları anlamak açısından kritik bir dönüm noktasıdır. Daha da önemlisi, bu antlaşma birkaç hafta sonra başlayacak olan Napolyon’un Rusya Seferi öncesinde Rusya’nın güney cephesini güvence altına alma isteğinin de bir sonucuydu.
Bazı tarihçilere göre Bükreş Antlaşması, Rusya’nın zorunlu olarak taviz verdiği geçici bir uzlaşmaydı. Başka araştırmacılar ise aynı belgeyi, Rus diplomasisinin uzun vadeli hedeflerine ulaşmasını sağlayan başarılı bir stratejik hamle olarak değerlendirir. Alternatif bir bakış açısı ise antlaşmanın yalnızca iki devlet arasındaki ilişkileri değil, Avrupa güç dengelerini de doğrudan etkilediğini öne sürmektedir.
Osmanlı-Rus rekabetinin yeni safhası
18. yüzyıl boyunca Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yaşanan savaşlar, Karadeniz’in siyasi haritasını kökten değiştirmişti. Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan itibaren Rusya, Osmanlı karşısında yalnızca askeri başarı elde eden bir devlet olmaktan çıkmış, aynı zamanda diplomatik nüfuzunu da genişletmeye başlamıştı.
Kırım’ın ilhak edilmesi, Karadeniz’de Rus donanmasının güçlenmesi ve Balkan Ortodoks toplulukları üzerindeki siyasi etkisinin artması Osmanlı yönetimini giderek zorlayan gelişmelerdi. III. Selim döneminde başlatılan Nizam-ı Cedid reformları, devletin askeri yapısını güçlendirmeyi amaçlasa da Avrupa’daki hızlı değişimlerin gerisinde kalıyordu.
1806 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, Eflak ve Boğdan voyvodalarını değiştirerek bölgede Rus etkisini sınırlamaya çalıştı. Ancak Rusya bu gelişmeyi mevcut antlaşmalara aykırı bir adım olarak değerlendirdi. Kısa süre içinde Rus birlikleri Tuna prensliklerine girdi ve yeni bir Osmanlı-Rus savaşı başladı.
Bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki sınır anlaşmazlığından ibaret değildi. Avrupa’da devam eden Napolyon Savaşları nedeniyle İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya arasında sürekli değişen ittifaklar Osmanlı Devleti’ni de doğrudan etkiliyordu. İstanbul’da alınan her diplomatik karar, Avrupa’nın büyük başkentlerinde dikkatle izleniyordu.
Altı yıl süren yıpratma savaşı
1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı, kesin sonuçlu büyük meydan savaşlarından çok uzun süren kuşatmalar, Tuna geçişleri ve kale mücadeleleriyle karakterize edilir. Her iki taraf da zaman zaman üstünlük sağlasa da savaşın genel görünümü yıpratma mücadelesi şeklinde gelişti.
Rus ordusu, özellikle Tuna boyundaki kaleleri ele geçirmek için yoğun çaba harcadı. İsmail, İbrail, Silistre, Rusçuk ve Yergöğü gibi stratejik merkezler sık sık el değiştirdi ya da ağır kuşatmalara sahne oldu.
Osmanlı ordusu ise lojistik sorunlar, mali sıkıntılar ve merkezî yönetimde yaşanan istikrarsızlık nedeniyle beklenen başarıyı gösteremedi. III. Selim’in tahttan indirilmesi, Kabakçı Mustafa İsyanı ve ardından II. Mahmud’un tahta çıkışı devletin savaş yönetimini de doğrudan etkiledi.
Bu süreçte Osmanlı yalnızca Ruslarla mücadele etmiyordu. İç isyanlar, eyaletlerde artan otorite sorunları ve reform karşıtı hareketler savaşın yükünü daha da ağırlaştırıyordu.
Rusya açısından da savaş kolay değildi. Tuna boyunca ilerlemek ciddi lojistik maliyetler doğuruyor, salgın hastalıklar ordunun hareket kabiliyetini azaltıyordu. Ayrıca Avrupa’da Napolyon tehdidinin giderek büyümesi Rus yönetimini yeni hesaplar yapmaya zorluyordu.
Napolyon’un gölgesi ve hızlanan diplomasi
1811 yılına gelindiğinde Avrupa’daki gelişmeler savaşın kaderini değiştirmeye başladı.
Napolyon Bonapart ile Rus Çarı I. Aleksandr arasındaki ilişkiler hızla bozuluyordu. Tilsit Antlaşması’nın ardından kurulan geçici denge artık sona yaklaşmıştı. Avrupa’nın birçok gözlemcisi, Fransa ile Rusya arasında büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu.
Rus yönetimi için bu durum ciddi bir stratejik sorun anlamına geliyordu. Güneyde Osmanlı cephesi açık kaldığı sürece batıda Napolyon’a karşı tüm askeri gücünü kullanması mümkün değildi.
Bazı araştırmacılara göre Rusya’nın barış görüşmelerine beklenenden daha istekli yaklaşmasının temel nedeni de buydu. Uzun süren savaş askeri başarılarla sonuçlanmış olsa bile, yeni bir Avrupa savaşının eşiğinde güney sınırında büyük kuvvetler tutmak stratejik açıdan risk oluşturuyordu.
Osmanlı Devleti ise savaşın yorgunluğunu taşıyor, mali kaynakları tükeniyor ve yeni hükümdar II. Mahmud devletin iç düzenini yeniden kurmaya çalışıyordu. Bu nedenle iki tarafın da barış istemesi şaşırtıcı değildi.
Bükreş’te başlayan müzakereler, yalnızca savaşın sona erdirilmesini değil, Avrupa’nın değişen güç dengelerine uyum sağlama çabasını da yansıtıyordu.
Bükreş’te masaya oturan iki imparatorluk
Görüşmeler bugünkü Romanya sınırları içinde bulunan Bükreş’te yürütüldü. Diplomatik heyetler aylar süren müzakerelerde özellikle üç temel konu üzerinde yoğunlaştılar.
İlk konu Tuna sınırıydı.
İkinci konu Besarabya’nın geleceğiydi.
Üçüncü konu ise Sırp isyanlarının ardından Balkanlar’daki siyasi düzenin nasıl şekilleneceğiydi.
Tarafların beklentileri birbirinden oldukça farklıydı.
Rusya mümkün olduğunca geniş toprak kazanmak istiyor, Osmanlı ise savaşın daha ağır sonuçlar doğurmadan sona ermesini hedefliyordu.
Müzakereler boyunca zaman zaman sert tartışmalar yaşandı. Bazı kaynaklarda tarafların görüşmeleri kesme noktasına geldiği belirtilirken, bazı araştırmacılar Rus diplomatlarının Napolyon tehdidini dikkate alarak beklenenden daha esnek davrandığını ileri sürmektedir.
Sonunda 28 Mayıs 1812 tarihinde Bükreş Antlaşması imzalandı.
İlk bakışta orta ölçekli bir sınır düzenlemesi gibi görünen bu belge, ilerleyen yıllarda Doğu Avrupa’nın siyasi haritasını önemli ölçüde değiştirecek hükümler içeriyordu.
Antlaşmanın en dikkat çekici maddesi, Osmanlı Devleti’nin Prut Nehri ile Dinyester Nehri arasında kalan Besarabya bölgesini Rusya’ya bırakmasıydı. Bu gelişme, Rusya’nın Karadeniz’in kuzeybatısındaki hâkimiyetini önemli ölçüde güçlendirdi. Karadeniz’e ulaşan ticaret yolları ve Tuna havzası üzerindeki stratejik denge artık farklı bir aşamaya taşınmıştı.
Bunun yanında Kafkas cephesinde savaş sırasında ele geçirilen bazı bölgelerin karşılıklı olarak iadesi kararlaştırıldı. Ancak bu düzenlemeler, ilerleyen yıllarda Kafkasya üzerindeki rekabeti sona erdirmeye yetmeyecekti.
Balkanlar açısından ise en dikkat çekici hükümler Sırplarla ilgiliydi. Osmanlı Devleti belirli ölçüde af ve bazı yerel haklar tanımayı kabul etti. Bununla birlikte bu düzenlemelerin uygulanması sonraki yıllarda farklı yorumlara konu olacak ve bölgede yeni gerilimlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktı.
Bu nedenle Bükreş Antlaşması, yalnızca sona eren bir savaşın belgesi değil; 19. yüzyıl boyunca Osmanlı-Rus ilişkilerini şekillendirecek yeni bir dönemin başlangıcı olarak da değerlendirilmektedir.
Antlaşmanın maddeleri ve değişen sınırlar
Bükreş Antlaşması toplamda oldukça sınırlı sayıda maddeden oluşmasına rağmen, içerdiği hükümler Osmanlı Devleti’nin yalnızca mevcut savaşını değil, gelecekteki diplomatik hareket alanını da etkileyecek nitelikteydi. Bazı maddeler doğrudan sınır düzenlemelerine ilişkin görünse de, satır aralarında büyük güçlerin uzun vadeli stratejik hesapları hissediliyordu.
Antlaşmanın en önemli hükmü, Prut Nehri’nin iki devlet arasında yeni sınır olarak kabul edilmesiydi. Böylece Dinyester ile Prut arasında kalan Besarabya resmen Rusya’ya bırakıldı.
Bu değişiklik yalnızca birkaç harita çizgisinin yer değiştirmesi anlamına gelmiyordu. Besarabya, Karadeniz’in kuzeybatısını Tuna deltasıyla buluşturan stratejik bir geçiş alanıydı. Bölge, tarımsal üretim kapasitesi, ticaret yolları ve askeri sevkiyat açısından büyük önem taşıyordu.
Bazı araştırmacılar Rusya’nın bu bölgeyi ele geçirerek Karadeniz hâkimiyetini önemli ölçüde güçlendirdiğini savunurken, bazı tarihçiler ise Rus yönetiminin asıl hedefinin Balkanlar üzerindeki diplomatik baskısını artırmak olduğunu ileri sürmektedir.
Alternatif bir bakış açısına göre ise Besarabya’nın ilhakı, yalnızca Osmanlı-Rus rekabetinin değil, aynı zamanda Avrupa’nın doğusunda yeni bir jeopolitik denge arayışının parçasıydı.
Kafkas cephesine ilişkin maddeler ise daha farklı bir tablo ortaya koyuyordu. Taraflar savaş boyunca ele geçirilen bazı kalelerin ve yerleşimlerin karşılıklı olarak iadesi konusunda uzlaşmaya vardılar. Ancak bu uzlaşma kalıcı bir çözüm üretmekten uzaktı.
Nitekim ilerleyen yıllarda Kafkasya yeniden iki devlet arasındaki rekabetin merkezlerinden biri hâline gelecekti.
Besarabya neden bu kadar önemliydi?
Günümüz haritalarına bakıldığında Besarabya’nın neden böylesine büyük tartışmalara yol açtığı ilk bakışta anlaşılmayabilir. Ancak 19. yüzyılın başında bölge, Karadeniz’in kuzeyindeki en kritik jeopolitik alanlardan biriydi.
Burası yalnızca verimli tarım arazilerine sahip değildi.
Aynı zamanda Tuna Nehri’ne yakınlığı sayesinde Avrupa ticareti ile Karadeniz arasındaki bağlantıyı kontrol edebilecek bir konumdaydı.
Rusya açısından bölge üç önemli avantaj sağlıyordu.
Birincisi, Karadeniz kıyılarındaki güvenliği artırıyordu.
İkincisi, Balkanlar’a yönelik askeri harekâtlar için yeni lojistik imkânlar sunuyordu.
Üçüncüsü ise Osmanlı’nın Tuna savunmasını önemli ölçüde zayıflatıyordu.
Osmanlı açısından bakıldığında ise kaybedilen yalnızca bir toprak parçası değildi.
Tuna hattı boyunca kurulan savunma sistemi yeni sınır nedeniyle daha kırılgan hâle gelmişti. Ayrıca Rus ordusunun Balkanlar’a yaklaşma süresi de belirgin biçimde kısalmıştı.
Bazı tarihçiler, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus ordusunun ilerleyişini kolaylaştıran etkenlerden birinin de 1812’de kazanılan bu stratejik avantaj olduğunu ifade etmektedir.
Sırp meselesinde yeni dönem
Bükreş Antlaşması’nın en dikkat çekici hükümlerinden biri de Sırplarla ilgili maddelerdi.
1804 yılında başlayan Birinci Sırp İsyanı, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki otoritesini ciddi biçimde sarsmıştı. Kara Yorgi önderliğinde gelişen hareket, başlangıçta yerel sorunlara tepki olarak ortaya çıksa da zamanla daha geniş siyasi talepler üretmeye başlamıştı.
Rusya savaş boyunca Sırplarla yakın ilişki kurmuştu.
Ancak Napolyon tehdidi nedeniyle savaşı hızla bitirmek isteyen Rus yönetimi, Sırplara bekledikleri ölçüde destek vermek yerine diplomatik çözüme yöneldi.
Antlaşma kapsamında Osmanlı Devleti’nin belirli ölçüde af uygulaması, bazı yerel yönetim haklarını tanıması ve güvenlik konusunda düzenlemeler yapması öngörüldü.
Fakat uygulama süreci beklendiği kadar kolay olmadı.
Savaşın hemen ardından Rus ordusunun bölgeden çekilmesi Sırp isyancıları zor durumda bıraktı. Birkaç yıl içinde Osmanlı yönetimi bölgede yeniden kontrol sağlamaya çalıştı.
Buna rağmen Sırp milliyetçiliği artık tamamen ortadan kalkmamıştı.
Bazı araştırmacılara göre Bükreş Antlaşması, Sırbistan’ın bağımsızlığına giden sürecin ilk diplomatik kilometre taşlarından biri olarak görülebilir.
Diğer tarihçiler ise bu yorumun fazla ileri gittiğini, antlaşmanın yalnızca geçici bir düzenleme olduğunu savunmaktadır.
Her iki yaklaşımın da dayandığı farklı belgeler ve diplomatik yazışmalar bulunmaktadır.
II. Mahmud’un önündeki zor tablo
Antlaşma imzalandığında Osmanlı tahtında II. Mahmud bulunuyordu.
Genç padişah yalnızca dış politikadaki sorunlarla değil, içeride çok daha karmaşık meselelerle mücadele ediyordu.
Merkezî otoritenin güçlendirilmesi gerekiyordu.
Yeniçeri Ocağı üzerindeki denetim zayıftı.
Eyaletlerde ayanların etkisi artıyordu.
Ekonomi uzun savaşların yükü altında zorlanıyordu.
Bu nedenle Bükreş Antlaşması bazı Osmanlı devlet adamları tarafından nefes alma fırsatı olarak değerlendirilmiş olabilir.
Barış sayesinde devlet, kaynaklarını kısa süreliğine de olsa iç düzenlemelere yönlendirebildi.
Ancak bu rahatlama uzun sürmeyecekti.
1812 sonrasında Balkanlar yeniden hareketlenecek, Mora İsyanı başlayacak ve Rusya ile yeni diplomatik krizler yaşanacaktı.
Dolayısıyla Bükreş Antlaşması kalıcı bir barıştan çok, iki büyük savaş arasındaki geçici sessizlik olarak da yorumlanabilir.
Napolyon’un Rusya Seferi ile bağlantısı
1812 yılı denildiğinde Avrupa tarihinin akla gelen en önemli olaylarından biri Napolyon’un Rusya Seferi’dir.
İlginç olan, Bükreş Antlaşması’nın bu büyük askeri harekâttan yalnızca haftalar önce imzalanmış olmasıdır.
Çar I. Aleksandr, Osmanlı cephesinde savaş devam ederken Napolyon’un yüz binlerce askerle batı sınırına yaklaşmasını büyük bir risk olarak görüyordu.
Bu nedenle Rus diplomasisi mümkün olan en kısa sürede Osmanlı ile uzlaşmaya çalıştı.
Bazı tarihçilere göre Rusya’nın Besarabya’yı elde ederek savaşı sonlandırması, diplomatik açıdan oldukça başarılı bir sonuçtu.
Çünkü Rus ordusu güney cephesindeki birliklerini hızla batıya kaydırabildi.
Nitekim birkaç ay sonra başlayan Moskova Seferi sırasında Rus ordusunun ihtiyaç duyduğu insan gücünün önemli bir kısmı artık Osmanlı sınırında tutulmuyordu.
Alternatif bir değerlendirme ise şu soruyu gündeme getirir:
Eğer Napolyon Rusya’ya saldırmamış olsaydı, Rusya Osmanlı’dan çok daha ağır şartlar talep eder miydi?
Bu sorunun kesin bir cevabı bulunmamaktadır.
Ancak birçok tarihçi, Avrupa’daki gelişmelerin antlaşmanın hükümlerini doğrudan etkilediği konusunda ortak görüşe sahiptir.
Bükreş Antlaşması bu yönüyle yalnızca Osmanlı ile Rusya arasındaki bir barış anlaşması değil, aynı zamanda Napolyon Çağı diplomasisinin önemli halkalarından biri olarak da değerlendirilmektedir.
Osmanlı diplomasisi açısından Bükreş Antlaşması’nın anlamı
Osmanlı Devleti açısından 1812 Bükreş Antlaşması, askeri bir yenilginin ardından imzalanan sıradan bir barış belgesi olarak değerlendirilemez. Antlaşma, devlet adamlarının uluslararası dengeleri daha yakından takip etmek zorunda kaldığı yeni bir diplomasi döneminin habercisiydi. Artık yalnızca cephede kazanılan zaferler değil, Avrupa’daki ittifaklar, büyük devletlerin çıkar çatışmaları ve diplomatik zamanlama da savaşların sonucunu belirliyordu.
18. yüzyılda Osmanlı diplomasisi büyük ölçüde ikili ilişkiler üzerinden yürütülürken, 19. yüzyılın başlarında Avrupa güçler dengesi siyaseti belirleyici hâle gelmeye başlamıştı. İngiltere, Fransa, Avusturya ve Rusya arasındaki rekabet, İstanbul’da alınan kararları doğrudan etkiliyordu.
Bükreş Antlaşması da bu değişimin açık örneklerinden biridir. Osmanlı Devleti, Rusya’nın Napolyon tehdidi nedeniyle barış istemesini kendi lehine kullanmaya çalışmış, Rusya ise Avrupa’daki zorunlu şartları değerlendirerek güney sınırını güvence altına almıştır. Bu durum, savaş kadar diplomasinin de belirleyici olduğu yeni bir dönemin başladığını göstermektedir.
Bazı araştırmacılar, II. Mahmud döneminde daha kurumsal bir dış politika anlayışının gelişmesinde bu tür deneyimlerin önemli payı bulunduğunu ileri sürmektedir. Her ne kadar Osmanlı Devleti sonraki yıllarda yeni savaşlarla karşılaşacak olsa da diplomatik temsilciliklerin güçlendirilmesi ve Avrupa siyasetinin daha yakından takip edilmesi bu dönemin dikkat çeken gelişmeleri arasında yer almıştır.
Rusya’nın uzun vadeli stratejisi
Bükreş Antlaşması yalnızca altı yıllık savaşın sonu değil, Rusya’nın Karadeniz ve Balkanlar politikasının yeni bir aşamasıydı.
18. yüzyıl boyunca sıcak denizlere ulaşma hedefi doğrultusunda hareket eden Rus İmparatorluğu, Karadeniz kıyılarındaki hâkimiyetini her yeni antlaşmayla biraz daha genişletmişti. Besarabya’nın elde edilmesi bu zincirin önemli halkalarından biri olarak görülebilir.
Rus devlet adamları açısından Tuna Nehri yalnızca doğal bir sınır değildi. Aynı zamanda Balkanlar’a açılan stratejik bir koridordu. Bu nedenle Tuna havzasında elde edilen her diplomatik kazanım, gelecekteki askeri ve siyasi girişimler için avantaj sağlıyordu.
Bazı tarihçiler, 1812 Antlaşması’nın ardından Rus dış politikasının daha özgüvenli hâle geldiğini ve Balkan Ortodoks toplulukları üzerindeki nüfuzunu artırmaya çalıştığını belirtmektedir.
Alternatif bir bakış açısı ise Rusya’nın bu dönemde düşündüğünden daha temkinli davrandığını savunur. Napolyon tehdidi nedeniyle kaynaklarını dikkatli kullanmak zorunda kalan Çarlık yönetiminin, uzun vadeli hedeflerinden vazgeçmediği ancak bunları zamana yaydığı ifade edilmektedir.
Bu yaklaşım, sonraki yıllarda yaşanan gelişmelerle belirli ölçüde uyum göstermektedir. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı, Edirne Antlaşması ve Kırım Savaşı gibi olaylar, iki devlet arasındaki rekabetin sona ermediğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Balkanlar’da değişen siyasi iklim
Bükreş Antlaşması’nın ardından Balkanlar kısa süreli bir sakinlik dönemine girmiş gibi görünse de bölgedeki temel sorunlar çözülmemişti.
Sırbistan’da özerklik talepleri tamamen ortadan kalkmamıştı.
Eflak ve Boğdan’da Rus etkisi devam ediyordu.
Yunan toplumunda bağımsızlık düşüncesi giderek güçleniyordu.
Avrupa’da yükselen milliyetçilik akımları Balkan halklarını da etkilemeye başlamıştı.
Osmanlı Devleti ise geleneksel idari yapısını korumaya çalışırken aynı zamanda modernleşme ihtiyacını hissediyordu. Bu iki hedef arasında denge kurmak her geçen yıl daha zor hâle geliyordu.
Bazı araştırmacılara göre Bükreş Antlaşması’nın ardından geçen on yıl, Balkan tarihinin en kritik geçiş dönemlerinden biridir. Çünkü bu süreçte hem Osmanlı reformları hız kazanmış hem de milliyetçi hareketler daha örgütlü bir yapıya kavuşmuştur.
Dolayısıyla 1812 Antlaşması, yalnızca geçmişte yaşanan bir savaşın sonu değil, 19. yüzyıl Balkan siyasetinin başlangıç noktalarından biri olarak da değerlendirilebilir.
Tarih yazımında farklı değerlendirmeler
Bükreş Antlaşması üzerine yapılan çalışmalar incelendiğinde, tarihçilerin ortaklaştığı kadar ayrıştığı noktalar da dikkat çeker.
Bir görüşe göre antlaşmanın en büyük kazananı Rusya’dır. Çünkü hem önemli bir toprak kazanımı elde etmiş hem de Napolyon’a karşı savaşmadan önce güney cephesini güvence altına almıştır.
Başka bir görüş ise Osmanlı Devleti’nin mevcut şartlar düşünüldüğünde daha ağır kayıplardan kurtulduğunu savunur. Devlet, uzun süren savaşın ardından daha büyük toprak kayıpları yaşamadan barış yapabilmiş ve iç reformlara yönelme fırsatı bulmuştur.
Bazı araştırmacılar ise antlaşmayı yalnızca kazanan ve kaybeden üzerinden değerlendirmenin eksik olacağını belirtmektedir. Onlara göre asıl belirleyici unsur, Avrupa güç dengelerindeki değişimdir. Eğer Napolyon’un Rusya Seferi farklı şartlarda gerçekleşmiş olsaydı ya da hiç yaşanmasaydı, Bükreş’te ortaya çıkan diplomatik tablo da tamamen farklı olabilirdi.
Bu nedenle modern tarih yazımında antlaşma çoğu zaman uluslararası ilişkiler perspektifinden incelenmektedir.
Alternatif yorumlar ve diplomatik bilinmezler
1812 Bükreş Antlaşması etrafında zaman zaman farklı yorumlar da gündeme gelmiştir. Bunların büyük bölümü doğrudan belge eksikliğinden değil, dönemin karmaşık diplomatik ilişkilerinden kaynaklanmaktadır.
Örneğin bazı teorilere göre Rusya, Napolyon tehdidi ortadan kalktıktan sonra Osmanlı Devleti’ne yönelik daha kapsamlı planlar hazırlıyordu ve Bükreş Antlaşması yalnızca geçici bir adımdı.
Buna karşılık bazı araştırmacılar bu yorumun kesin biçimde kanıtlanamadığını, Rus dış politikasının koşullara göre şekillendiğini ve her dönemde farklı önceliklere sahip olduğunu vurgular.
Benzer şekilde Osmanlı Devleti’nin antlaşmayı ne ölçüde bilinçli bir diplomatik başarı olarak gördüğü de tarihçiler arasında tartışmalıdır. Dönemin resmî belgeleri ve devlet yazışmaları farklı şekillerde yorumlanabilmektedir.
Bu nedenle Bükreş Antlaşması’nı değerlendirirken tek bir bakış açısına bağlı kalmak yerine, dönemin askerî, ekonomik ve uluslararası şartlarını birlikte ele almak daha dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.
Bugünden geriye bakıldığında
Aradan iki yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen Bükreş Antlaşması, Doğu Avrupa tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilmektedir. Besarabya’nın el değiştirmesi, Tuna hattındaki yeni sınırlar, Sırp meselesine ilişkin düzenlemeler ve Rusya’nın Karadeniz stratejisindeki ilerleme, sonraki on yılların siyasi gelişmelerini doğrudan etkilemiştir.
Osmanlı Devleti açısından ise bu antlaşma, askerî gücün tek başına yeterli olmadığı yeni bir çağın habercisiydi. Avrupa’nın güç dengeleri içinde ayakta kalabilmek, artık yalnızca orduların başarısına değil; diplomatik öngörüye, mali dayanıklılığa ve devlet kurumlarının dönüşümüne de bağlıydı.
Bükreş Antlaşması bu nedenle yalnızca bir barış belgesi değil, 19. yüzyıl Osmanlı tarihinin yeni yönünü gösteren önemli işaretlerden biri olarak okunabilir. Ardından gelen Edirne Antlaşması, Hünkâr İskelesi Antlaşması, Paris Antlaşması ve Berlin Antlaşması gibi belgeler, Osmanlı-Rus rekabetinin farklı aşamalarını oluştururken, 1812’de Bükreş’te atılan imzalar bu uzun diplomatik zincirin dikkat çekici halkalarından biri olarak tarihteki yerini korumuştur.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) – Rus Üstünlüğünün Başlangıcı
- Aynalıkavak Tenkihnamesi (1779) – Kırım Düzeni
- Osmanlı-Prusya İttifakı (1790) – Avrupa Dengesi
- Ziştovi Antlaşması (1791) – Avusturya Barışı
- Kalas Antlaşması (1791) – Geçici Barış
- Yaş Antlaşması (1792) – Kırım’ın Kesinleşen Kaybı
- Trablus Antlaşması (1795) – Kuzey Afrika Düzeni
- Tunus Antlaşması (1797) – Fransız Etkisi
- El-Ariş Antlaşması (1800) – Mısır Meselesi
- Paris Antlaşması (1802) – Fransa Barışı
- Kale-i Sultaniye Antlaşması (1809) – İngiltere Dengesi
- Erzurum Antlaşması (1823) – İran Sınırı
- Akkerman Sözleşmesi (1826) – Rusya’ya Tavizler
- Edirne Antlaşması (1829) – Balkan Kaybı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar