On sekizinci yüzyılın son yılları ile on dokuzuncu yüzyılın ilk yılları, Avrupa’nın siyasi haritasının neredeyse her yıl yeniden şekillendiği bir dönemdi. Fransız Devrimi’nin doğurduğu yeni düzen, yalnızca Fransa’nın iç yapısını değiştirmekle kalmamış; kıtanın köklü monarşilerini de uzun sürecek savaşların içine çekmişti. Bu büyük mücadelenin ortasında bulunan Osmanlı Devleti ise hem Avrupa diplomasisini yakından takip etmek hem de Akdeniz’deki çıkarlarını korumak zorundaydı. İşte 1802 tarihli Paris Antlaşması, yalnızca Fransa ile İngiltere arasında kısa süreli bir barış dönemi başlatan belge değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin dış politikasını etkileyen önemli gelişmelerden biri olarak değerlendirilebilir.
Napolyon Bonapart’ın yükselişi, İngiltere’nin denizlerdeki üstünlüğü, Rusya’nın genişleme siyaseti ve Osmanlı Devleti’nin denge politikası bir araya geldiğinde, Paris Antlaşması yalnızca iki devlet arasında imzalanmış sıradan bir diplomatik belge olmaktan çıkar. Bu antlaşma, Avrupa’da güç dengelerinin geçici de olsa yeniden kurulmasını sağlayan ve Osmanlı Devleti’nin uluslararası konumunu dolaylı biçimde etkileyen önemli dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir.
Ancak tarih, çoğu zaman tek bir belgenin satırlarından çok daha fazlasını anlatır. Antlaşmaların ardında ekonomik krizler, askeri yorgunluklar, diplomatik hesaplar ve geleceğe yönelik planlar bulunur. Paris Antlaşması da tam olarak böyle bir dönemin ürünüdür.
Fransız Devrimi Sonrasında Avrupa’nın Değişen Dengesi
1789 Fransız Devrimi’nin ardından Avrupa devletleri, yalnızca Fransa’daki yönetim değişikliğini değil, aynı zamanda devrimci fikirlerin kendi topraklarına yayılma ihtimalini de ciddi bir tehdit olarak görmeye başlamıştı. Bunun sonucunda kurulan koalisyonlar, yaklaşık on yıl boyunca Fransa ile aralıksız savaşlar yürüttü.
Bu süreçte genç general Napolyon Bonapart’ın askeri başarıları dengeleri hızla değiştirdi. İtalya Seferi ve Mısır Seferi, Fransa’nın yalnızca kara savaşlarında değil, Akdeniz siyasetinde de etkisini artırdığını gösteriyordu.
Özellikle 1798’de başlayan Mısır Seferi, Osmanlı Devleti açısından doğrudan bir güvenlik sorunu oluşturmuştu. Çünkü Mısır, Osmanlı egemenliğinin en önemli eyaletlerinden biriydi ve Fransa’nın buraya yönelmesi İstanbul’da büyük endişe yaratmıştı.
Osmanlı Devleti bu gelişmeler üzerine İngiltere ve Rusya ile iş birliği yaparak Fransa’ya karşı yeni bir diplomatik çizgi oluşturdu. İngiliz donanmasının Nil Muharebesi’nde Fransız filosunu büyük ölçüde imha etmesi ise Akdeniz’deki dengeleri tamamen değiştirdi.
Napolyon’un Fransa’ya dönmesinin ardından Mısır’daki Fransız kuvvetleri giderek yalnızlaştı. Uzun süren mücadele sonunda Fransız birlikleri bölgeden çekilmeyi kabul etti. Böylece Osmanlı Devleti açısından önemli bir tehdit ortadan kalkmış görünüyordu.
Fakat Avrupa’daki savaşlar henüz sona ermemişti.
Yorulan Devletler Barış Arayışına Giriyor
1801 yılına gelindiğinde savaşan tarafların hemen hepsi büyük ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunuyordu.
İngiltere denizlerde üstünlüğünü korusa da uzun süren savaşların maliyeti giderek artıyordu. Fransa ise birçok cephede başarı kazanmasına rağmen ticaret yollarının kesintiye uğraması nedeniyle ekonomik baskı altındaydı.
Bazı tarihçilere göre her iki devlet de bu dönemde kesin bir zafer elde etmekten çok, yeniden güç toplayabilecekleri kısa süreli bir nefes alma dönemine ihtiyaç duyuyordu.
İşte bu ortam, uzun müzakerelerin başlamasına zemin hazırladı.
1802 yılında Paris’te yapılan görüşmeler sonucunda Avrupa’nın büyük güçleri arasında geçici de olsa bir uzlaşma sağlandı. Antlaşma, çoğu araştırmacıya göre Fransız Devrimi Savaşları’nın ilk büyük safhasını sona erdiren diplomatik belge niteliği taşımaktadır.
Bununla birlikte bazı araştırmacılar, tarafların gerçek anlamda barış yapmak yerine yeni savaşlara hazırlanmak amacıyla zaman kazandığını ileri sürmektedir. Nitekim antlaşmanın uzun ömürlü olmaması bu görüşü destekleyen unsurlar arasında gösterilir.
Paris Antlaşması’nın Temel Hükümleri
1802 Paris Antlaşması’nın en dikkat çekici yönlerinden biri, tarafların karşılıklı tavizler vermesiydi.
İngiltere, savaş sırasında ele geçirdiği bazı sömürgeleri Fransa ve müttefiklerine geri vermeyi kabul etti. Buna karşılık Fransa da Avrupa’daki bazı düzenlemeleri kabul ederek daha uzlaşmacı bir görüntü sergiledi.
Malta Adası’nın geleceği ise antlaşmanın en hassas konularından biri oldu.
Adanın bağımsız bir yapıya kavuşturulması ve Saint John Şövalyeleri’ne bırakılması öngörülse de uygulama aşamasında ciddi sorunlar ortaya çıktı. İngiltere, Malta’nın stratejik önemini gerekçe göstererek adadan tamamen çekilmeye sıcak bakmadı.
Akdeniz ticaret yollarının güvenliği açısından Malta’nın taşıdığı önem düşünüldüğünde bu çekincenin yalnızca askeri değil, ekonomik nedenlere de dayandığı anlaşılmaktadır.
Fransa ise İngiltere’nin bu tutumunu antlaşmanın ruhuna aykırı olarak değerlendirdi.
Taraflar arasında güven bunalımı kısa sürede yeniden ortaya çıktı.
Osmanlı Devleti Açısından Paris Antlaşması’nın Anlamı
1802 Paris Antlaşması doğrudan Osmanlı Devleti ile Fransa arasında imzalanmış bir belge değildir. Buna rağmen sonuçları bakımından Osmanlı dış politikasını yakından ilgilendirmiştir.
Her şeyden önce Fransa’nın Mısır’dan tamamen çekilmesiyle Osmanlı Devleti önemli bir diplomatik kazanım elde etmişti.
Bunun yanında İngiltere’nin Akdeniz’deki etkisinin artması da İstanbul’un dikkatle izlediği gelişmeler arasında yer aldı.
Osmanlı yönetimi, Avrupa’da hiçbir devletin tek başına aşırı güç kazanmasını istemiyordu. Çünkü güç dengelerinden birinin bozulması, Osmanlı sınırlarında yeni baskıların ortaya çıkmasına yol açabilirdi.
Bu nedenle III. Selim döneminde yürütülen denge siyaseti giderek daha belirgin hale geldi.
Nizam-ı Cedid reformlarının sürdüğü bu yıllarda Osmanlı yöneticileri yalnızca askeri modernleşmeye değil, diplomatik temsilciliklerin geliştirilmesine de önem veriyordu. Avrupa başkentlerinden gelen raporlar artık devlet yönetiminde daha fazla dikkate alınıyordu.
Paris Antlaşması da bu diplomatik takip sürecinin önemli başlıklarından biri hâline gelmişti.
Diplomasi Masasında Görünmeyen Hesaplar
Tarih boyunca birçok antlaşma, görünen maddeler kadar görünmeyen beklentiler üzerine de kurulmuştur. Paris Antlaşması için de benzer değerlendirmeler yapılabilir.
Napolyon, Fransa’nın ekonomik olarak toparlanmasını hedeflerken aynı zamanda ordusunu yeniden düzenlemek istiyordu. İngiltere ise ticaret ağlarını güçlendirmek ve sömürgelerini korumaya devam etmek niyetindeydi.
Bazı araştırmacılara göre taraflar, kalıcı bir barıştan ziyade kontrollü bir bekleme dönemini tercih etmişti. Bu nedenle antlaşmanın satır aralarında gelecekte yaşanabilecek yeni rekabetlerin izlerini görmek mümkündür.
Diplomatik belgeler çoğu zaman yalnızca hukuki metinler değildir; aynı zamanda devletlerin gelecek planlarının da ipuçlarını taşırlar. Paris Antlaşması’nın kısa ömürlü olması, bu planların tamamen örtüşmediğini göstermektedir.
Osmanlı–Fransa İlişkilerinde Yeni Bir Sayfa mı?
Paris Antlaşması’nın ardından Avrupa’da oluşan görece sakin atmosfer, Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilişkilerin yeniden değerlendirilmesine de zemin hazırladı. Mısır Seferi’nin yol açtığı güven bunalımı henüz tamamen ortadan kalkmamıştı. İstanbul’da birçok devlet adamı, Fransa’nın gelecekte nasıl bir politika izleyeceğini dikkatle takip ediyordu.
Osmanlı yönetimi açısından temel mesele yalnızca Fransa değildi. İngiltere’nin Akdeniz’deki artan etkinliği, Rusya’nın Karadeniz ve Balkanlar üzerindeki baskısı, Avusturya’nın Orta Avrupa’daki konumu ve İran sınırındaki gelişmeler birlikte değerlendiriliyordu. Dolayısıyla Paris Antlaşması, Osmanlı diplomasisinin tek başına odaklandığı bir belge değil; daha geniş bir uluslararası denklemin önemli parçalarından biri olarak görülüyordu.
III. Selim döneminde kurulan daimi elçiliklerin sağladığı bilgi akışı da bu süreçte belirleyici oldu. Avrupa başkentlerinden gönderilen raporlar sayesinde Osmanlı yönetimi, yalnızca savaşların sonucunu değil, devletlerin ekonomik durumlarını, siyasi tartışmalarını ve diplomatik girişimlerini de daha yakından izlemeye başlamıştı. Bu yaklaşım, klasik diplomasi anlayışından daha sistematik bir dış politika modeline geçişin işaretlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Kâğıt Üzerindeki Barışın Kırılgan Yapısı
1802 yılında imzalanan antlaşma, ilk bakışta Avrupa’da uzun sürecek bir istikrarın habercisi gibi görünüyordu. Ancak bu iyimser hava beklenenden çok daha kısa sürdü.
Taraflar arasında özellikle sömürgeler ve deniz hâkimiyeti konusunda ciddi görüş ayrılıkları devam ediyordu. İngiltere, deniz ticaretindeki üstünlüğünü korumakta kararlıydı. Fransa ise Napolyon’un liderliğinde kıta Avrupa’sındaki nüfuzunu genişletmeyi hedefliyordu.
Malta meselesi bu anlaşmazlığın en görünür örneklerinden biri hâline geldi. Antlaşma hükümleri farklı biçimlerde yorumlanıyor, taraflar birbirlerini yükümlülüklerini yerine getirmemekle suçluyordu.
Bunun yanında Avrupa’nın farklı bölgelerinde devam eden siyasi gelişmeler de güven ortamını zedeliyordu. Napolyon’un İtalya ve Hollanda üzerindeki etkisini artırması, İngiltere’de yeni endişelerin doğmasına yol açtı. Londra yönetimi, Fransa’nın yalnızca mevcut kazanımlarını korumakla yetinmeyeceğini düşünüyordu.
Bazı tarihçilere göre Paris Antlaşması’nın en büyük sorunu, tarafların birbirlerine güvenmemesi değil; birbirlerinin uzun vadeli hedeflerini tamamen farklı okumalarıydı.
Napolyon’un Avrupa Tasavvuru
1802 yılı, Napolyon Bonapart’ın siyasi kariyerinde önemli bir döneme denk gelir. Kendisi henüz imparator unvanını almamış olsa da Fransa üzerindeki etkisi giderek güçleniyordu.
İç politikada idari reformlar gerçekleştiriliyor, mali sistem yeniden düzenleniyor ve hukuk alanında kapsamlı çalışmalar yürütülüyordu. Birkaç yıl sonra yürürlüğe girecek olan Napolyon Kanunları’nın hazırlıkları da bu dönemde hız kazanmıştı.
Askerî açıdan ise Fransa, barış dönemini ordusunu yeniden organize etmek için değerlendirdi. Silah üretimi, lojistik planlama ve askerî eğitim alanlarında önemli yatırımlar yapıldı.
Bazı araştırmacılar, Napolyon’un Paris Antlaşması’nı Avrupa’da kalıcı bir düzen kurmanın ilk adımı olarak gördüğünü ileri sürerken; bazıları ise bu dönemin esasen yeni savaşlara hazırlık amacı taşıdığını savunmaktadır. Günümüze ulaşan diplomatik yazışmalar, her iki görüşü de destekleyebilecek farklı yorumlara açık ifadeler içermektedir.
İngiltere’nin Denizlerde Kurduğu Denge
Fransa kara savaşlarında önemli başarılar elde ederken İngiltere’nin en büyük avantajı deniz gücüydü.
Kraliyet Donanması yalnızca askeri bir kuvvet değil, aynı zamanda küresel ticaret sisteminin temel dayanaklarından biriydi. Atlas Okyanusu’ndan Akdeniz’e, Hint Okyanusu’ndan Karayipler’e kadar uzanan deniz yolları İngiliz ekonomisinin canlı kalmasını sağlıyordu.
Bu nedenle İngiltere için Malta, Cebelitarık ve Mısır gibi bölgeler yalnızca stratejik noktalar değil, dünya ticaret zincirinin önemli halkalarıydı.
Paris Antlaşması’nın ardından İngiltere’nin bazı bölgelerden çekilmesi öngörülse de uygulamada temkinli davranması, bu küresel stratejinin doğal bir sonucu olarak yorumlanabilir.
Osmanlı Devleti de bu gelişmeleri dikkatle izliyordu. Çünkü Akdeniz’deki güç dengesi değiştikçe İstanbul’un güvenliği, Ege Denizi’nin kontrolü ve Doğu Akdeniz ticareti de doğrudan etkileniyordu.
Osmanlı Diplomasisinin Denge Politikası
On dokuzuncu yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti’nin en önemli dış politika araçlarından biri denge siyasetiydi.
Devlet yöneticileri, Avrupa’daki büyük güçlerden herhangi birinin aşırı şekilde güçlenmesinin Osmanlı çıkarlarına zarar verebileceğinin farkındaydı. Bu nedenle zaman zaman İngiltere ile yakınlaşılırken, farklı dönemlerde Fransa veya Rusya ile diplomatik temaslar artırılabiliyordu.
Paris Antlaşması’nın sağladığı geçici barış ortamı da bu politikanın uygulanabilmesi açısından kısa süreli bir rahatlama sağladı.
Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nin kendi iç sorunları da giderek ağırlaşıyordu. Mali sıkıntılar, eyaletlerde yaşanan idari problemler ve askerî reformlara yönelik muhalefet, dış politikadaki hareket alanını zaman zaman sınırlandırıyordu.
Bu nedenle Avrupa’da yaşanan her gelişme, İstanbul’da yalnızca dış politika açısından değil, iç güvenlik bakımından da dikkatle değerlendiriliyordu.
Paris Antlaşması’nın Türk Antlaşmalar Tarihindeki Yeri
Her ne kadar bu antlaşma Osmanlı Devleti’nin taraf olduğu klasik Osmanlı antlaşmaları arasında yer almasa da Türk antlaşmalar tarihi açısından dolaylı etkileri nedeniyle önemli bir başlık olarak incelenmektedir.
Mısır’ın yeniden Osmanlı yönetimine dönmesiyle başlayan süreç, Osmanlı-Fransız ilişkilerinin yeniden şekillenmesine katkı sağlamıştır.
Ayrıca Avrupa’daki güç dengelerinin geçici olarak değişmesi, Osmanlı Devleti’nin diplomatik manevra alanını kısa süreli de olsa genişletmiştir.
Bunun yanında antlaşma, Osmanlı yöneticilerine Avrupa siyasetinde ittifakların ne kadar hızlı değişebileceğini de göstermiştir. Dün aynı cephede savaşan devletlerin kısa süre içinde müzakere masasında buluşabilmesi, dönemin diplomasisinin en dikkat çekici özelliklerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Nitekim sonraki yıllarda Osmanlı Devleti de benzer esnek diplomatik yaklaşımları daha sık uygulamak zorunda kalacaktır.
Tarihin Sessiz Sorusu
1802 yılında Paris’te imzalanan metin gerçekten kalıcı bir barış sağlamayı mı amaçlıyordu, yoksa yalnızca yeni savaşlara kadar geçen kısa bir ara dönem mi oluşturuyordu?
Bu soruya kesin bir cevap vermek kolay değildir.
Bazı araştırmacılar antlaşmanın samimi bir uzlaşma girişimi olduğunu düşünmektedir. Bazıları ise tarafların askerî ve ekonomik hazırlıklarını tamamlayabilmek için zamana ihtiyaç duyduğunu, bu nedenle barışın baştan itibaren geçici olarak tasarlandığını ileri sürmektedir.
Alternatif bir bakış açısı ise dönemin devlet adamlarının gelecekte yaşanacak gelişmeleri tam anlamıyla öngöremediğini, bu nedenle antlaşmanın başarısızlığının bilinçli bir tercih değil, değişen uluslararası şartların sonucu olduğunu savunmaktadır.
Kesin olan nokta, Paris Antlaşması’nın yalnızca birkaç sayfalık diplomatik bir belge olmadığıdır. Bu antlaşma; Napolyon’un yükselişini, İngiltere’nin küresel stratejisini, Osmanlı Devleti’nin denge siyasetini ve Avrupa’nın hızla değişen güç ilişkilerini aynı tarihsel çerçevede bir araya getiren önemli kilometre taşlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
Barışın Sonu: Avrupa Yeniden Savaş Alanına Dönüyor
Paris Antlaşması’nın üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden, taraflar arasındaki diplomatik iyimserlik yerini yeniden güvensizliğe bırakmaya başladı. Antlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları, özellikle Malta’nın statüsü ve Fransa’nın Avrupa kıtasındaki yeni girişimleri nedeniyle giderek büyüdü.
1803 yılında İngiltere, Fransa’ya yeniden savaş ilan etti. Böylece Paris Antlaşması’nın sağladığı barış dönemi sona erdi ve Napolyon Savaşları’nın daha geniş kapsamlı safhası başladı. Avrupa, önümüzdeki on iki yıl boyunca aralıksız sürecek yeni çatışmaların içine girecekti.
Bu gelişme, diplomatik belgelerin yalnızca imzalandıkları günün şartlarını yansıttığını; uluslararası ilişkilerin ise sürekli değişen güç dengeleriyle şekillendiğini gösteren önemli örneklerden biri olarak kabul edilmektedir.
Osmanlı Devleti İçin Çıkarılan Dersler
1802 Paris Antlaşması’nın ömrü kısa olsa da Osmanlı Devleti açısından çeşitli diplomatik sonuçlar doğurdu.
Her şeyden önce Avrupa’da kalıcı dostlukların değil, çıkar ilişkilerinin belirleyici olduğu bir kez daha görüldü. Osmanlı yöneticileri, büyük devletlerin ittifaklarını hızla değiştirebildiklerini yakından gözlemledi.
Bu durum, XIX. yüzyıl boyunca uygulanacak denge politikasının fikrî altyapısını güçlendiren gelişmeler arasında değerlendirilebilir.
III. Selim döneminde başlatılan modern diplomasi anlayışı, sonraki padişahlar döneminde daha da gelişti. Avrupa başkentlerinde görev yapan daimî elçiler yalnızca siyasi gelişmeleri değil; ekonomik, askerî ve teknolojik yenilikleri de İstanbul’a rapor etmeye başladı.
Bazı tarihçiler, Osmanlı dış politikasının klasik dönemden modern diplomasiye geçiş sürecinde bu tür Avrupa antlaşmalarının dikkatle incelenmesinin önemli rol oynadığını ifade etmektedir.
Türk Antlaşmalar Tarihi İçindeki Değeri
Türk antlaşmalar tarihi yalnızca Osmanlı Devleti’nin doğrudan taraf olduğu anlaşmalardan ibaret değildir. Osmanlı’nın güvenliğini, sınırlarını, ticaretini veya diplomatik ilişkilerini dolaylı biçimde etkileyen uluslararası antlaşmalar da bu bütünün önemli parçaları arasında yer alır.
Paris Antlaşması da bu çerçevede değerlendirilebilir.
Mısır Seferi’nin ardından Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki etkisinin azalması, Osmanlı açısından kısa vadeli bir rahatlama sağlamıştır. Bununla birlikte İngiltere’nin bölgede artan nüfuzu, ilerleyen yıllarda yeni diplomatik dengelerin oluşmasına neden olmuştur.
Bu nedenle 1802 Paris Antlaşması, Osmanlı Devleti için doğrudan bir toprak değişikliği meydana getirmemiş olsa da dış politika açısından dikkatle takip edilen uluslararası gelişmelerden biri olmuştur.
Alternatif Tarih Yaklaşımları
Tarih yazımında zaman zaman şu soru gündeme gelir: Eğer Paris Antlaşması uzun yıllar yürürlükte kalsaydı Avrupa tarihi farklı bir yönde gelişebilir miydi?
Bazı araştırmacılara göre böyle bir senaryoda Napolyon’un askerî genişleme politikası daha sınırlı kalabilir, İngiltere ile Fransa arasındaki ekonomik rekabet diplomatik yollarla yönetilebilirdi.
Buna karşılık farklı bir görüş, iki devlet arasındaki temel çıkar çatışmalarının o kadar derin olduğunu, savaşın yalnızca ertelendiğini savunmaktadır. Bu yaklaşıma göre antlaşmanın uzun süre yaşaması zaten gerçekçi değildi.
Alternatif bir bakış açısı ise Osmanlı Devleti üzerinde durmaktadır. Eğer Avrupa’da daha uzun süreli bir barış ortamı oluşsaydı, Osmanlı yönetimi askerî ve idarî reformlara daha fazla kaynak ayırabilir, iç dönüşüm süreci farklı bir hız kazanabilirdi. Bunun kesin olarak doğrulanması mümkün değildir; ancak uluslararası dengelerin devletlerin iç reformlarını etkileyebildiği tarih boyunca birçok örnekle görülmektedir.
Bu tür değerlendirmeler, tarihsel olguların yerine geçmez; ancak geçmişteki gelişmelerin farklı ihtimaller ışığında anlaşılmasına katkı sağlayabilir.
Diplomasi Tarihinde Kısa Süren Büyük Antlaşmalardan Biri
Paris Antlaşması, yürürlükte kaldığı süre bakımından uzun ömürlü anlaşmalar arasında yer almaz. Buna rağmen etkileri, süresinden daha geniş bir tarihsel çerçevede hissedilmiştir.
Fransa’nın Avrupa’daki yükselişi, İngiltere’nin deniz hâkimiyeti, Osmanlı Devleti’nin denge siyaseti ve Rusya’nın giderek artan etkisi aynı dönemde birbirini etkileyen gelişmeler olarak ortaya çıkmıştır.
Bu yönüyle Paris Antlaşması, yalnızca iki devlet arasında imzalanmış bir uzlaşma metni değil; XIX. yüzyıl Avrupa diplomasisinin geçiş dönemini temsil eden önemli belgelerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Bugünden geriye bakıldığında, antlaşmanın en dikkat çekici özelliği belki de kısa süreli başarısı değil; Avrupa siyasetinin ne kadar değişken olduğunu göstermesidir. Diplomasi, çoğu zaman savaşları tamamen sona erdirmekten ziyade devletlere yeni stratejiler geliştirecek zaman kazandıran bir araç olarak da kullanılabilmektedir.
1802 Paris Antlaşması, bu gerçeğin en dikkat çekici örneklerinden biri olarak tarih literatüründeki yerini korumaktadır.
Bu Dönemde Öne Çıkan Diğer Antlaşmalar;
- Küçük Kaynarca Antlaşması (1774) – Rus Üstünlüğünün Başlangıcı
- Aynalıkavak Tenkihnamesi (1779) – Kırım Düzeni
- Osmanlı-Prusya İttifakı (1790) – Avrupa Dengesi
- Ziştovi Antlaşması (1791) – Avusturya Barışı
- Kalas Antlaşması (1791) – Geçici Barış
- Yaş Antlaşması (1792) – Kırım’ın Kesinleşen Kaybı
- Trablus Antlaşması (1795) – Kuzey Afrika Düzeni
- Tunus Antlaşması (1797) – Fransız Etkisi
- El-Ariş Antlaşması (1800) – Mısır Meselesi
- Kale-i Sultaniye Antlaşması (1809) – İngiltere Dengesi
- Bükreş Antlaşması (1812) – Rusya Barışı
- Erzurum Antlaşması (1823) – İran Sınırı
- Akkerman Sözleşmesi (1826) – Rusya’ya Tavizler
- Edirne Antlaşması (1829) – Balkan Kaybı
- Türk Antlaşmalar Tarihi (1403-1936) – Tüm Antlaşmalar